Her yılın sonunda Prof. Dr. Neşe Özgen ile gerçekleştirdiğimiz geleneksel yıl sonu muhasebesini bu kez 2025’in kapanışında, 21. yüzyılın ilk 25 yılını kapsayacak şekilde genişlettik. Neşe Hoca ile geçen yıl yaptığımız sohbetin geniş bir özetini “Bir Yüzyıl Kaç Yıl Sürer” başlığıyla Haftalık’ta yayınlamıştık. Bu yılki sohbetimizi ise “2025: 21. yüzyılın ilk çeyreği, tsunami, zombiler ve yeni bir başlangıç umudu” olarak adlandırdım.
Bu yılki sohbetimize Sürdürülebilirlik Uzmanı Ali Gizer de dahil oldu ve hep birlikte 2000-2025 dönemini kapsayan bir ufuk turu yaptık. Prof. Dr. Neşe Özgen ve Ali Gizer ile 3 saati aşan sohbetin ham kaydını meraklısı için sayfanın sonuna ekliyoruz. Bu keyifli sohbetin geniş bir özetiyle birlikte video- kesitleri de dosyamızın içerisinde bulabilirsiniz.
Dikkatli okumalar…
Sinan Dirlik, Ocak 2026
Tsunami Geliyor Değil, Tsunaminin İçindeyiz!
Bu yılki sohbetimizi karamsar ama gerçekçi bir tabloyla başlattım ve 21. Yüzyılın ilk çeyreğine, 2000-2025 arası 25 yıla sığdırdığımız can yakıcı verileri sıraladım:
Dünya genelinde çatışmalar, savaşlarla, yıkımlarla dolu bir 25 yılı geride bıraktık. 2025 yılı itibarıyla küresel düzeyde çatışmalar, kuraklık, afetler, ekonomik krizler nedeniyle 120 milyondan fazla insan yerinden edildi. Rusya- Ukrayna savaşı büyük insani yıkımın yanında ağır bir ekonomik tabloyu da getirdi beraberinde. İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı kıyım, dünya kamuoyunda infiale yol açarken bağımsız kaynaklar büyük bir çoğunluğu siviller, kadın ve çocuklar olmak üzere 70 binden fazla insanın saldırılarda hayatını kaybettiğini, Gazze’nin %81’inin yerle bir olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye açısından da son 25 yılın bilançosu çok ağır. İşçi ve kadın cinayetleri ne yazık ki önlenemiyor. Bağımsız kaynaklar 2000-2025 arasında en az 35 bin işçinin iş cinayetlerinde, 6000 den fazla kadının da erkekler tarafından işlenen cinayetlerde hayatını kaybettiği biliniyor. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan MESEM uygulaması Türkiye’de çocuk işçiliğinin yeniden gündeme gelmesine yol açarken, staj adı altında ucuz iş gücü olarak sermayenin kullanımına sunulan çocuk işçiler iş cinayetlerinde hayatlarını kaybediyorlar.

İklim krizinin etkilerini daha güçlü biçimde gösterdiği 21. yüzyılın ilk çeyreğinde tarım ve orman arazilerinin önemi daha da arttı. Ancak geride bıraktığımız yüzyılda binlerce hektarlık orman alanı yangınlarda kül olurken birbiri ardınca açılan maden sahaları da Türkiye’nin orman varlığını tehlikeye atıyor.
21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Neredeyse Ortaçağ Koşullarına Geri Döndük!
Bir tsunami olarak tanımladığım bu veriler karşısında Neşe Hoca’nın tespiti son derece net oldu: “19. yüzyıldan çıkamadan Orta Çağ’a geri döndük.” Ve şöyle devam etti Hoca: “Tsunami geliyor değil Sinan, şu an tsunaminin, kasırganın, her ne dersen de o şeyin tam içindeyiz.”
Prof. Dr. Neşe Özgen: “Neredeyse 19. yüzyıldan çıkamadan 19. yüzyılın sonlarını 2025’lerde tekrar etmeye başladık gibi. Bunun bir döngü mü olduğu yoksa yeni bir şeye doğru evrildiği üzerine konuşuyoruz ya hep. Yani hani eskiye mi dönüyoruz? Neredeyse Orta Çağ şartlarını, hatta neredeyse Orta Çağ’dan bile daha öncelerini hatırlatan bir yeni durumla karşı karşıyayız. Öyle şeyler yaşanıyor ki, bunlar Orta Çağ’da bile bu kadar normalleşmemişti diye düşünüyoruz bazen. Devlet sistemlerindeki bunalımlar ve otoriterleşmeye baktığımızda; sadece devlet sistemleri için de değil, aile yapısından eğitime, pedagojisinden psikiyatrisine, sağlığından değerler sistemine kadar hemen her alanda, 20. Yüzyılın ilk yarısındaki kazanımların yitirilip neredeyse feodal sisteme doğru dönüşü düşündüren gelişmelere tanık oluyoruz.”
Neşe Hoca yeni feodalizmin görüngülerini şöyle sıralıyor:
Bu “Yeni Feodalizm”, sadece ekonomik bir tanımlama değildir; toplumsal ilişkilerin bütününe yayılmış bir “parçalanmışlık” ve “keyfilik” halidir:
● Hukukun Buharlaşması: Evrensel hukuk normlarının yerini, yerel güç odaklarının (derebeylerin/şirketlerin) keyfi kurallarının alması.
● Sadakat ve Himaye: Vatandaşlık haklarının yerini, belirli bir güç odağına (parti, tarikat, şirket) sadakat karşılığında elde edilen “ayrıcalıkların” alması.
● Duvarların Dönüşü: Orta Çağ kentlerinin surları gibi, bugünün dünyasında da ulus devlet sınırlarının, site duvarlarının ve dijital güvenlik duvarlarının (firewalls) yükselmesi.
Kapitalizmin Metamorfozu ve “Hıyar- Badem” Teorisi
Sürdürülebilirlik uzmanı Ali Gizer, kapitalizmin geçirdiği evrimi, izleyicilerin zihnine kazınacak çarpıcı bir “Hıyar ve Badem” metaforuyla özetliyor.
Gizer’e göre ekonomi, en temelinde bir “Mutabakat ve Mübadele” alanı. Sistemin başarısı, bir nesnenin (Hıyar) aslında olduğundan farklı ve arzulanır bir şeye (Badem) dönüştürülerek pazarlanmasında yatıyor. Bugün “Sürdürülebilirlik” veya “Yeşil Ekonomi” kavramları, ekolojik çöküş gerçeğinin (Hıyar), sistem tarafından yönetilebilir ve satılabilir bir kavrama (Badem) dönüştürülmesinden ibaret.
Ali’nin çok eğlenceli ama çok düşündürücü metaforu aslında sistemin işleyişini özetliyor.
- Gerçeklik (Hıyar): Ürünün veya durumun kendisi (Örn: İklim Krizi, Bir Ürün).
- Algı/Pazarlama (Badem): O ürüne atfedilen, onu arzulanır veya kabul edilebilir kılan hikaye.
Bugün “Sürdürülebilirlik”, “Yeşil Ekonomi” veya “Karbon Ayak İzi” gibi kavramların, kapitalizmin “Hıyar”ı (Ekosistem Çöküşü) “Badem” (Yönetilebilir bir maliyet kalemi) olarak pazarlama yöntemi olduğuna dikkat çekiyor Ali Gizer.
Ali çok ilginç bir saptama daha yapıyor: IPCC raporları ile iklim krizinin “kabul edilmesi”, aslında bu krizin “fiyatlandırılması” ve “satışa sunulması” anlamına gelir. Bir şey üzerinde mutabakat sağlandığı an, o şey mübadele alanına girer. Artık “iklimi” de satın alıp satabiliriz (Karbon borsaları).
Bu sözler bazılarınız için “eeee?” dedirtebilir… Ama dikkat edin, bu sözler alelade birinin değil, bir sürdürülebilirlik uzmanının ağzından çıkıyor!
Onun “sürdürülebilirlik uzmanı” kimliğini çok ciddiye almam, eğlendiriyor Ali’yi ve daha sohbetin başında “uzmanlığına” ilk taşı kendisi atıyor:
Ali Gizer: “Sinan sen şimdi beni takdim ederken sürdürülebilirlik uzmanı diyorsun ve bir nevi Tibet rahibi muamelesi yapıyorsun ya oradan başlayayım hemen: Alakası yok! Biz sürdürülebilirlik üzerine çalışanların tamamı, topyekûn kapitalizme hizmet ediyoruz. İşimiz sürdürülebilirlik ama bu mesleği icra edenlerin kendilerine en az sorduğu şey herhalde neyi sürdürdükleri! Kapitalizm, insanlık var olduğundan beri tek hâkim olan sistem aslında. Hani o ilk renkli boncuğu verip karşılığında öpücük aldığı ilk günden beri kapitalist insan. Çünkü kapitalizm öyle fazla zeka gerektirmeyen, herkesin rahatlıkla kabul edebileceği bir sistem. Bizim sürdürmeye çalıştığımız sistem de kapitalizm! Şöyle bir yanılsama var, bizim dünya için, sürdürülebilir bir dünya için çalıştığımızı falan zannedenler var. Oysa dünyanın bize ihtiyacı yok. Özne olarak insana ihtiyacı yok yani dünyanın. Beş kere yok olmuş, altıncısında da yok olsa umuru değil dünyanın! Mesela bizim gençliğimiz boyunca ikonlaştırdığımız pandalar, dünyanın umurunda değil. Ölseler de olur ölmeseler de. Biyoçeşitliliğin bozulmasının da kıymeti yok dünya açısından. Beş kere bozulmuş zaten biyoçeşitlilik! Dinozorları düşünün mesela? Var mı aranızda dinozorlar yok oldu diye geceleri gizli gizli ağlayanlar? Yok tabii ki! Çünkü dinozorlar bizim biyosistemimizin bir parçası değiller. Yarın bu biyosistem değişip başka bir biyosistem geldiğinde dünya yine yoluna devam edecek. IPCC’nin iklim değişikliği vurgusundan söz ettin ya az önce. İyi de iklim değişikliğinin insan kaynaklı hızlandığı 2021 yılında keşfedilmedi ki? 1900’lerden beri biliniyordu bu zaten? Evet bu bir kırılma noktası ama dünya için, insanlık için değil kapitalizm için bir kırılma noktasıdır ancak!”
Zombi Kapitalizm ve Liderlerin Yaşlanması
Ali Gizer, kapitalizmin tıkandığı noktayı “Zombileşme” olarak tanımlıyor. Sistemin artık yeni bir hikâye üretemediğini, sadece “yılan gibi” kabuk/deri değiştirdiğini belirten Gizer, bunu dünya liderlerinin yaş ortalamasındaki dramatik artışla da ilişkilendiriyor.
- 1970’ler: Lider yaş ortalaması ~55 (Dinamizm).
- 2020’ler: Lider yaş ortalaması ~70-80 (Gerontokrasi / Zombi Liderler).
Gizer’e göre kapitalizm, 1973 Davos Manifestosu ile teorisi yazılan, 2000’lerde nikahı kıyılan ve bugün “Paydaş Kapitalizmi” (Stakeholder Capitalism) olarak sunulan yeni bir evreye geçti. Ancak Türkiye gibi ülkeler, hala feodal reflekslerle yönetildiği için bu değişimi okumakta zorlanıyor.
Az önceki “hıyar/badem metaforunu” hatırlayalım şimdi… Tane tane anlatıyor Ali Gizer…
Ali Gizer: “Bak şimdi ekonomik sistemi anlamak için basit örneklerle ilerleyelim. Neye ihtiyacın var? Hıyara! Kibarca salatalık diyoruz ya hani kibarca. Biraz daha kibar konuşalım dersek “badem” diyoruz. Alakası var mı hıyarın bademle? Hiçbir alakası yok! Hah işte ekonomiyi de aslında bildiğin hıyar olan ekonomiyi de bize badem gibi sattılar Sinan! Ekonomi en somut haliyle 1000 yıl önce de böyleydi, muhtemelen 1000 yıl sonra da böyle olacak. Ekonomi dediğimiz şey bir mutabakat ve mübadele alanıdır. Bütün o formülleri, kitapları bir yana bırakırsak ekonominin tanımı son derece basittir: Mutabakat ve mübadele! Biz öncelikle neyin değerli olduğu üzerinde bir mutabakat sağlarız. Bu mutabakatı sağladıktan sonra da bunu mübadele ederiz. Ben sana satarım, sen Neşe Hoca’ya, Neşe Hoca da bana satar! Bu bir döngü! Ben sana satarken iki tavuk karşılığında satarım, sen Neşe Hoca’ya üç makale karşılığı satarsın, Neşe Hoca da bana üç tiyatro bileti karşılığında satar! Ya da para, altın, buğday? Mübadele aracının ne olduğu önemli değil. Araç sadece mübadeleye hakimiyet unsurudur. Şimdi gelelim iklim meselesine. 2001 yılında IPCC gibi tonla para akıtılan bir kurum tarafından üzerinde mutabık olunması hali, bu iklim krizinin sana satılacağı anlamına gelir. Nitekim karbon vergisi, emisyon vergisi dediğin, yok ayak bastı parası şu bu parası dediğin şey bu. İnsanlar tatile gidiyor, eve döndüklerinde “ay hanım, acaba ne kadar karbon ayak izimiz oldu? İki ağaç dikiverelim!” Sürdürülebilirlik, satışı olan bir şeydir! İklim felaketi, satışı olan bir şeydir! Dolayısıyla satışı olan bir şeyi mübadele alanına koyarsan, mutabakat alanına koyup “bu değerlidir” dediğinde, mübadeleye geçmen için neye ihtiyacın var? Tanıtıma, reklama ihtiyacın var. İşte orada en eski reklam modeli çalışır: Reklamın iyisi kötüsü olmaz! Bir bakarsın foklar katledilmiş. Bir bakarsın tayfundan binlerce insan ölmüş. Bak bunların hepsi reklamdır. Bunlar hep olageliyordu aslında. Arttı mı? Arttı evet. Ama bunların haberleştirilmesi de arttı. Çünkü satışı var bunların artık. Şimdi sakın şu anlaşılmasın: Adam iklim krizini reddediyor! Hayır tabii ki! Dünya periyodik olarak ısınma döngülerine girer. Yaklaşık 20 bin yılda bir! Bunun 14 bin senesini geçirmişiz, yaklaşık 6 bin sene daha var. Yani dünya 6 bin yıl içerisinde zaten ısınacaktı. Problem nerede? Problem şurada ki biz son 100 senede, 3 bin senelik ısınmaya yol açtık. Görünen o ki önümüzdeki 50 yıl içerisinde de kalan 3 bin senelik ısınmaya neden olacağız. Bunun sıkıntısı ne peki? Bu kasırgalar, bu felaketler olmayacak mıydı? Olacaktı? Ama 5-6 bin yıl içerisinde olacaktı. O zamana kadar da insanın içinde bulunduğu biyosistem, ekosistem bu ısınmaya jenerasyon jenerasyon alışacaktı. Yani belki yok olmayacaktı. Biz ne yapıyoruz, bir yaşam döngüsünün yetişemeyeceği bir hızda dünyayı tüketiyoruz.
Bizim tanıklık ettiğimiz ve bu masada tartıştığımız şeyler aslında ahlakıyla, ekonomisiyle, eşitsizliğiyle, göçüyle, teknolojisiyle, felsefesiyle iklim değişikliğinin tezahürü olan şeyler. Biz 1973 yılında kapitalizmde bir sayfayı çevirdik. Bak dünyada iki büyük manifesto var: Biri Komünist Manifesto, öbürü Kapitalist Manifesto! Komünist Manifestoyu herkes duymuştur ama kimse okumamıştır. Kapitalist Manifestoyu da herkes yaşar ama kimse okumamıştır! 1973 tarihli Kapitalist Manifesto, Davos Manifestosudur aslında ve 2001 yılında tozlu raflardan indirildi. İklim kırılması aslında kapitalist kırılmaydı ve 1973’ten 2001’e kadar bilinen bir şeydi. Ama 2001 yılında Davos’ta açıklandı ve çarşı karıştı. BM den AB’ye kadar herkesin yeni ekonomiye bakış açısı değişti. Ama sıkıntı şu, dünya Türkiye değil ki bir başbakan çıksın, 83 yılındaki gibi “hadi hooop serbest piyasaya geçiyoruz” desin ve tak diye ertesi gün serbest piyasaya geçilsin! Kapitalizm dediğin, bir değişiklik yapılacaksa bunun toplumunu yaratmak zorunda. Hah işte şu anda yapılan tam da bu: Toplum yaratmak! Burada sorguladığımız şeyler var. Sancısını yaşadığımız şeyler. Kuzey- Güney eşitsizliği dedin az önce. Güneydekiler, yani imkanları sınırlı olanlar için bir teselli var: En azından insan olarak ölecekler! Evet kötü bir şekilde ölecekler ama en azından insan olarak ölecekler! Kuzeydekiler o şansı tamamen kaybettiler. 2000 yılına kadar insan olmanın gerçekliğini tartışıyorduk. Şu anda ise gerçeklik karşısında insan olmayı, insan kalmayı, insan ontolojisini yeniden tartışıyoruz. Çünkü biyolojik bir gerçeklik olmaktan başka bir gerçekliğe dönüştük artık. O gerçekliği reddeden, o gerçekliğe uyum sağlayamayanlar ile kabul eden ya da uyum sağladığını zannedenler arasında sınır savaşları, ekonomik savaşlar, kültür savaşları, her türlü savaş yaşanıyor. Bizler feodal kapitalizmin lordları, derebeyleri gibiyiz. Toprağımızı kaybetmek istemiyoruz ama sistem çoktan çöktü! Bizi kurtaracak bir hükümdar yok! Bizim bildiğimiz kapitalizmin defteri çoktan dürüldü ve biz aslında yeni kapitalizmle kavga ediyoruz şu anda. Ama eski kapitalizmin felsefesiyle, araçlarıyla… Ki burada yenilgi kaçınılmaz! Yani hepimizin derebeylikleri sona eriyor. Bu arada felaket bir tablo ile girdin sohbete. Ölümler, yıkımlar, kıyımlar! Ama bak bir şey söyleyeyim, geçen yüzyıllarla karşılaştırıldığında 2000 yılından itibaren savaşlarda ölenlerin sayısında ciddi bir düşüş oldu. Asker- sivil kayıp sayıları birbirine giriyor ama 2000 yılından bu yana yaşanan savaşlarda 5-6 milyon civarında insanın öldüğü hesaplanıyor. İnsanlık olarak mücadele hatlarını ehliyetsiz, vicdansız ellere bıraktığımız için savaş cephelerinde 5-6 milyon insan hayatını kaybetti. Ama sıkı dur! 2000 yılından bu yana yaklaşık 1 milyar insanı aşısı, ilacı, tedavisi, doktoru olan hastalıklardan dolayı kaybettik. Eşitsizliğe göz yumduğumuz için. Kapitalizmin bize seyredelim diye sunduğu savaşların ötesinde bir gerçek var. Milyonlarca insan tedavisi mümkün hastalıklar nedeniyle ölüyor. Temiz suya erişemediği, gıdaya erişemediği, temiz hava soluyamadığı, basit aşılara erişemediği için.”
Yeni Feodalizm ve Derin Yoksulluk
Neşe Hoca, Ali Gizer’in anlattıklarını dikkatle dinliyor. Zaman zaman gülümsediğini, zaman zaman onaylarcasına başını salladığı, dikkatli ve sabırlı bir dinleme bu…
Ali bir “es” verdiğinde, hemen Neşe Hoca’ya dönüyorum.
Önce derin bir iç çekiyor… Ardından hocalığını konuşturuyor!
Neşe Hoca yaşanan süreci “Bireyleştirme Psikozu” ve “Yeni Feodalizm” kavramlarıyla analiz ediyor.
Hocaya göre modernite, bireyi özgürleştirmek yerine onu korumasız ve atomize bir hale getirdi. Hoca, 20. yüzyılın “bireyselleşme” (individuation – bireyin özerk bir özne olması) projesinin çöktüğünü, yerini “bireyleştirme” (atomizasyon – bireyin yalnızlaştırılması) psikozuna bıraktığına vurgu yapıyor ve bu sürecin bireyi özgürleştirmediğinin, aksine korumasız bıraktığının altını çiziyor.
MESEM ve Çocuk İşçiliği
Türkiye’de devlet eliyle yürütülen MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) projesine, bu yeni feodalizmin en somut örneklerinden biri olarak dikkat çeken Neşe Hoca derin yoksulluk içindeki ailelerin çocuklarının eğitim hakkından feragat ederek onları “meslek öğrenme” adı altında ucuz işgücü piyasasına sürmeye “rıza” gösterdiğine işaret ediyor. Bu durum, 19. yüzyılın vahşi çalışma koşullarının 21. yüzyıl teknolojisiyle harmanlanmış bir tekrarı.
Küresel Bağımlılık ve “Uç Karakol” Türkiye
Kansu Yıldırım‘ın analizlerine atıfta bulunan Neşe Hoca, Türkiye ekonomisinin küresel sermaye zincirlerine “kılcal damarlarına kadar” bağımlı hale geldiğini vurguluyor ve şu saptamayı yapıyor: Türkiye, küresel sistemde mültecilerin tutulduğu bir “depo”, ekolojik yıkımın ihraç edildiği bir “çöplük” ve ucuz emek havuzu olarak konumlandırılmıştır.
Neşe Hocanın anlattıklarından çıkardıklarımı özetlemem gerekirse, bu bağımlılık, Türkiye’yi küresel sistemde bir “Uç Karakol” veya “Tampon Bölge” (Buffer Zone) konumuna itiyor:
- Göçmen Deposu: Avrupa Kalesi’ni korumak için mültecilerin tutulduğu bir havuz.
- Ucuz Emek Havuzu: Küresel tedarik zincirleri için maliyeti düşürülmüş, sendikasızlaştırılmış üretim üssü.
- Ekolojik Çöplük: Gelişmiş ülkelerin yapmaktan kaçındığı kirli sanayi ve madencilik faaliyetlerinin (siyanürlü altın arama vb.) kaydırıldığı saha.
Anladığım kadarıyla Neşe Hoca, Türkiye’de yaşanan her “yerel” krizin, aslında küresel işbölümünün bir yansıması olduğunu fark etmemiz için uyarıyor bizi…
Prof. Dr. Neşe Özgen: “Sinan az önce iş cinayetlerinden kadın kırımına, doğa kırımından yerinden etmelere kadar bir sürü veri saydı… Şimdi bu saydıklarımızın hangileri sebepler, hangileri sonuçlar? Bunu bir ayırt etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Son 25 yıla dair az önce saydıkların; yıkımlar, soykırımlar, yerinden etmeler, doğa kırımları tüm dünyada yaşanıyor. Afrika’dan Rusya’ya, Çin’den Japonya’ya az ya da çok, daha şiddetli ya da görüntüleri belki daha zamana yayılmış olarak yaşanıyor. Türkiye’nin farkı bütün bunları adeta hızlı çekimde yaşamış olması. Biz geç kapitalistleşmiş, geç modernleşmiş, dolayısıyla kapitalizmin veçhelerini tamamlamadan, birdenbire geçiş yapmış bir ülkeyiz. Dünya bunu belirli bir süreç içerisinde, zamana yayılı olarak yaşadı.
Kansu Yıldırım’ın çok ilginç bir tespiti var: Türkiye’deki ekonomiyi artık sadece kendi tekelleşme süreçleriyle, kapitalizmin bozuklukları ya da vahşetiyle açıklayamayız diyor. Türkiye uluslararası sermaye yapılarında başka bir yer edinmeye doğru gidiyor. Küresel sermayenin bütün yapılarına çok ciddi biçimde bağımlı hale geldi diyor. Bu tespite katılmamak mümkün değil ama soru ikinci soru şöyle gelmeli. Hangi yapılarına bağımlı hale geldi Türkiye? Burada İki sorumuz var. Bu yaşananlar, dünyada bazı ülkeler için sebepken bazı ülkeler için sonuç. Şimdi bizim ülkemize baktığımızda, bunların hangileri sebep, hangileri sonuç, bakmak gerekiyor. Mesela göç? Bir sebep midir? Hayır! Sonuçtur! Dolayısıyla göç verilerini ya da tartışmalarını “sonuçlar” arasında saymamız gerekir. Doğa kırımı mesela? Hem bir sebep hem de bir sonuç değil mi? Demokrasi sisteminde bozulmalar? Devletin otoriterleşmesi? Bu bir sonuç mu? Bunu örneğin bir göç meselesi gibi mi tartışacağız biz? Örneğin göç nedeniyle devletler otoriterleşirken, kişiler de bireyleşiyor mu diyeceğiz? Biliyorsunuz en sağ argümanlardan biri bu. Efendim bu kadar göçü hiçbir ülke kaldıramıyor. Yerlinin refahı zedelendiğinden vatandaşlar isyan ediyor. Dolayısıyla devlet de otoriterleşiyor deniyor mesela. Bu sebep-sonuç meselesine çok dikkatle el atmak zorundayız.”
Ali Hoca’nın serdiği zeminden bakalım. Bir dağıtım meselesinden söz ediyoruz, mübadele işinden söz ediyoruz değil mi? Gelir adaletsizliği de desek, ne dersek diyelim, sonuçta bunun nasıl yapılacağına gücü olan karar veriyor. Geçen yüzyılda entelektüel açıdan daha iyiydik gibi geliyor bana. Daha iyi, daha temelli tartışmalar vardı. Şimdi böyle çaresizce, üzerinden rızalar ürettiğimiz yapılara, kapitalizme, cumhuriyetçi sistemlere mecbur olmadığımızı 19. Yüzyılın başında bile biliyorduk. Alternatifleri vardı. Fakat adına kapitalizm dediğimiz bu yapı, belki de en başarılı olduğu şeyi yaptı: Kendisini zorunlu bir model gibi sunmayı başardı. Bunun ideolojisini geliştirmeyi, bunun üzerinden rıza üretebilmeyi başardı. İnsanları sanki başka türlüsü olamazmış gibi düşündürmeyi başardı. Şimdi herhangi bir topluluk yeniden bir yol seçmeye çabalasa bunun zorunlu olarak kapitalist, zorunlu olarak cumhuriyet demokrasisi olacağına dair bir vehmin içerisine soktu bizi kapitalizm. Çok başarılı bu konuda. Yoksa çizdiği iktisadi sistem, dağıtım sistemleri berbat! Zaten hepimizin canına okuyan da bu! Dolayısıyla kapitalizmin milyarlarca insanın canını kurtarmak yerine birkaç milyon zenginin cebine daha fazla para koymayı tercih ettiği söylemlerinin de çok anlamı yok. Çünkü kapitalizm başka türlüsünü yapmayacak ve onu yapmaması üzerinden rıza üretiyor. Sistemin devamlılığını sağlayan da bu zaten. Hiçbir şekilde temeline dinamit koymayacak. Evet bir dönüşüm içerisindeyiz ve bu dönüşümün aklını, ideolojisini, tartışma biçimlerini, ülküsünü, hayallerini, geliştireceği yapıları henüz bilmiyoruz. Doğru… Peki bu dönüşümü nasıl adlandırırız? Aslında yüzyılın başında koyduk; 4. Sanayi devrimi bu. İlki neydi? Buhar, mekanikleşme. İkincisi elektrik ve seri üretim. Üçüncüsü dijitalleşmeydi. Otomasyon, şu anki bilgisayarların hayatımıza girişi. Çok hızlı biçimde dördüncüsü geldi: siber fiziksel sistemler, yapay zekalar. Şimdi bunların yanında bu teknolojik yapıda kullanılacak hammaddenin, materyallerin kullanımı da değişiyor. Yani bambaşka bir dönüşümle karşı karşıyayız. Yepyeni bir yapıyla… Bu yeni yapıda enerjinin temini konusu var. Bu enerji nereden temin edilecek? Çok çok farklı bir enerji sistemi gerekiyor. Mesela yapay zeka kullanırken, sorduğunuz bir sorudan cevap aldığınızda ayrı bir sayfa açarak teşekkür etmeyin dediler değil mi? Yapay zekaya teşekkür etmeyin! Çünkü teşekkür ederim diye yazdığınız her ibare, şu kadar kilowatt saat enerji sarfiyatına sebep oluyor. Benzer bir tartışmayı yüzyılın başında okumuştum. O zaman da www nin yaratıcılarından biri “yahu biz hata ettik. :// işaretlerini niye koyduk ki oraya? Bu inanılmaz gereksiz bir enerji kaybı anlamına geliyor. Bilgisayar için gereksiz, fazladan bir yük bu.” O zaman pek anlamamıştım bunu. İşletim sistemlerini çok iyi bilmiyordum. Şimdi de bunu anlamaya çalışıyorum. Yani insanlar yapay zekaya teşekkür ettiğinde nasıl bir enerjiye gereksinimimiz olduğunu da bu yeni sanayi devrimiyle idrak etmemiz gerekiyor. Sadece fiber kablolar açısından söz ettiğimiz bir şey değil bu. Aksine tüm endüstriyel sistemin baştan aşağı değişmesi gereken, işte kara madde ile işletmemiz gereken yepyeni bir teknolojik yapıyla karşı karşıyayız. Benim anlayabildiğim kadarıyla dünyanın üzerinde şu anda süregelen savaşların, yeniden bölüşümün nedenlerinden bir tanesi bu. Çok doğaldır ki Ali Hoca’nın söylediği gibi eski enerji sistemlerini kullanan eski endüstri yapıları bu yeni dönüşüme direniyorlar. Kendilerini hırpalayacak olan bu yeni yatırımı yapmak istemiyorlar. Bir diğer nokta da tabii bu yeni yatırımın kimler tarafından yapılacağı, yeni aktörlerin belirmesi süreci çok kanlı bir hale getiriyor. Bu kara maddenin üretimini şu anda iki ülke başarabiliyor: Çin ve İsrail. Dolayısıyla bu yapısal dönüşüm içerisinde bunu belki biraz da politik ekonomi açısından okumakta yarar var. Yeşil yıkamanın, her türlü işte sürdürülebilirlik üzerinden çevrenin tekrar mübadeleye sokuluşunun, enerji sistemleri üzerinde bazı palyatif iyileştirmelerle bu yapıyı devam ettirebiliyor olmayı mübadeleye sokuşun nedenleri arasında bunun da olduğunu düşünüyorum. Çok ciddi bir dönüşümden geçtiğimizi, yeni bir teknoloji devriminin eşiğinde olduğumuzu ve bunun da hakikaten bütün sistemi, bütün yapıyı, bütün ülkeleri, devletleri, bütün halkları, siyasetleri yeniden bir tavır almaya zorlayan, yeni ideolojiyi geliştirmesi gereken, yeni siyasetler, yeni eylemler üretmesi gereken bir yerde olduğumuzu düşünüyorum.
Yapay Zeka İllüzyonu
Söyleşinin en dikkat çekici bölümlerinden biri, Ali Gizer’in yapay zekâ ve dil üzerine ileri sürdüğü tezler… Ali, popüler bir yanılgıyı düzelterek başlıyor söze: “Biz şu an Yapay Zeka (AI) ile konuşmuyoruz, Algoritmalarla konuşuyoruz.”.
- Algoritma: Sonu belli, rayına oturtulmuş, belirli bir veri setini işleyen mekanik süreç. (ChatGPT, Gemini).
- Yapay Zeka: İnsanla birlikte gelişen, öngörülemez, yaratıcı bilinç.
Dilsizlik Ekonomisi (The Economy of Voicelessness)
Ali Gizer’e göre teknoloji şirketleri, insanın “adlandırma” yetisini elinden alarak bir “Dilsizlik Ekonomisi” yaratıyor. İnsanlar, kavramları kendi dillerinde üretmek yerine, algoritmaların sunduğu çevirilere ve tanımlara mahkûm oluyor.
Elon Musk’ın “Grok” projesi gibi girişimler (Gizer sohbet boyunca Grok yerine Grok’un popüler parodi hesabı olan Gork’u telaffuz etmeyi seçti) bu illüzyonun bir parçası olarak sunuluyor. Ali, Musk’ın Grok’u her ne kadar gerçeği arayan, asi ve sansürsüz bir yapay zeka olarak pazarlasa da, bu aslında feodal bir derebeyinin (Musk) kendi ideolojik algoritmalarını “hakikat” diye sunmasından ibarettir diyor…
Ve Ali tekrar tekrar altını çiziyor şu yeni gerçeğin: Dilini kaybeden insan, dünyayı anlamlandırma ve “örüntü kurma” yetisini de kaybediyor.
Neden önemli bu? Şöyle anlatıyor Ali Gizer:
- İnsanın 4 Temel Yetisi: Görmek, Anlamlandırmak, Adlandırmak, Örüntü Kurmak.
- Adlandırma Yetisinin Kaybı: Yapay zeka ve çeviri teknolojileri, “adlandırma” işini insanın elinden almaktadır. Bir kavramı kendi dilimizde üretemiyor, makinenin bize sunduğu çeviriyle/kavramla yetiniyorsak, o deneyimi tam olarak yaşayamayız.
- Ekonomik Değer: Teknoloji şirketleri, bu “dilsizlik” üzerinden para kazanır. İnsanın bilişsel tembelliği, algoritmaların hakimiyetini besler. Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” ilkesi gereği, dili algoritmaya devreden insan, dünyasını da devretmiş olur.
Çıkış Yolu: Utanç Duymak Değil. Hesap Sormak!
Neşe Hoca, sistemin yarattığı bu karamsar tabloda çıkış yolunu “etik” ve endemik direnişte görüyor. Arkadaşı Serfiraz ile yaptığı bir sohbeti de sohbetimize taşıyor Neşe Hoca ve “Utanç” (Shame) kavramını sorguluyor.
- Utanç Tiyatrosu: Batı’nın sömürgecilikle yüzleşmesi (örneğin Edward Colston heykelinin yıkılması), bir “arinma” ritüeline dönüştü. “Utandık, heykeli yıktık, bedelini ödedik” denilerek dosya kapatılıyor, ancak sömürü devam ediyor.
- Hesap Sormak: Özgen, “Eski alet çantamızdaki ‘utanma’yı bırakıp, ‘hesap sorma’ya geçmeliyiz” diyor. Zira utanmak pasif, hesap sormak ise aktif kavramlar.
Sohbetin bir noktasında kendimizi insanlığın farklı tarihsel deneyimleri arasında fikir uçuştururken buluyoruz. Neşe Hoca böyledir, bir noktada tutar elinizden, bambaşka yerlere taşır zihninizi:
- Nuremberg Modeli (Suçlu Adaleti): Suç bireyseldir. Birkaç “kötü adam” yargılanır, toplum “utanır”, anıtlar dikilir ve “biz temizlendik” denir. Bu, yapısal sömürüyü gizler.
- Güney Afrika Modeli (Politik Adalet): Amaç sadece cezalandırmak değil, bir arada yaşamanın (survivors justice) yolunu bulmaktır. Ancak burada da “utanç”, bazen adaletin yerini alan bir “duygusal boşalma” aracına dönüşebilir.
Batı’nın sömürgecilikle yüzleşmesi böyle bir şeydir sonuçta. Utanç tiyatrosu!
İngiltere’de köle tüccarı Edward Colston‘ın heykelinin yıkılması (Bristol, 2020), önemli bir sembolik eylemdir. “Utandık, heykeli yıktık, bedelini ödedik, konu kapandı.”
Bu utanç, İngiltere ve Avrupa’nın bugün sığınmacılara (Frontex) uyguladığı politikalara veya Gazze’deki soykırıma sessiz kalmasına engel olmuyor. Utanç, “aklanma” ve “dosyayı kapatma” aracı haline geliyor…
Endemik Umutlar: Zohran Mamdani ve MST
Neşe Hoca her şeye rağmen umudun ithal ideolojilerde değil, yerel ve “endemik” direnişlerde olduğunu belirtirken Zohran Mamdani’yi (Mahmood Mamdani‘nin oğlu) işaret ediyor. Neşe Hoca’ya göre Mamdani 1 Ocak 2026 itibarıyla New York Belediye Başkanı olarak yemin ederken sistemin kalbinde “endemik” bir çatlak yaratmayı başarıyor. Benzer şekilde Brezilya’daki Topraksızlar Hareketi (MST) ve Avrupa’daki Longo Maï komünleri yaşamı bizzat örgütleyen alternatif modeller olarak öne çıkıyor.
Bütün bu sohbetten ne anladım, ne öğrendim derseniz…
Öncelikle “eski alet çantamı” gözden geçirmem gerektiğini biliyorum artık Neşe Hoca’nın uyarısıyla…
Geleceğin, “umut” ile değil, “basiret” (fronesis) ile kurulacağını anlıyorum bu konuştuklarımızdan… Yapay zekanın dilsizleştirdiği, kapitalizmin zombileştirdiği bir dünyada; kendi dilini kuran, toprağına sahip çıkan (endemik) ve algoritmayla “eşit” ama ondan “bilge” bir ilişki kuranların ayakta kalabileceğini anlıyorum Ali’nin anlattıklarından…
Zohran Mamdani’nin Queens sokaklarında, MST’nin Brezilya topraklarında, Longo Maï’nin Avrupa köylerinde yaptığı şeyin tam da bu olduğunu fark ediyorum Neşe Hoca’nın anlattıklarından:
Hayatı, sistemin insafına bırakmadan, bizzat ve şimdi örgütlemek!
“İyimserlik, aklın basiretine güvenmektir.”
Bir başka sohbette yeniden görüşmek üzere…
Sinan Dirlik, Ocak 2026
📂 KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ
Okurlarımız için sohbette geçen kilit kavramlar sözlüğü:
| Kavram | Tanım |
| Paydaş Kapitalizmi | Şirketlerin sadece hissedarlara değil; çalışanlara, topluma ve gezegene karşı sorumlu olduğunu savunan, 1973 Davos Manifestosu’na dayanan model. |
| Feodal Kapitalizm | Piyasa kurallarının hukukla değil, politik güç ve sadakat ilişkileriyle belirlendiği, sermayenin belirli ellerde toplandığı model. |
| Dilsizlik Ekonomisi | Yapay zekanın çeviri ve adlandırma işlevlerini üstlenerek, insanın kavram üretme yetisini körelttiği ve bu bağımlılık üzerinden değer ürettiği düzen. |
| Algoritmik Yönetişim | Karar alma süreçlerinin (kredi, işe alım, yargı vb.) insan inisiyatifinden çıkarılıp, veri tabanlı algoritmalara devredilmesi. |
| Endemik Direniş | İthal ideolojiler yerine, yerel koşullara ve kültüre uygun olarak gelişen toplumsal muhalefet (Örn: MST, Zohran Mamdani). |
| Fronesis (Basiret) | Pratik bilgelik. Değişken koşullarda “neyin iyi olduğunu” sezme ve doğru eylemi yapma yetisi. |
| Spekülatif Realizm | İnsandan bağımsız bir gerçekliğin varlığını savunan, insanı evrenin merkezinden indiren felsefi akım. |
| Longo Maï | 1973’te kurulan, Avrupa genelinde otonom ve kooperatif temelli tarım komünleri ağı. |
Bu dosya, 29 Aralık 2025 tarihinde Sinan Dirlik YouTube kanalında ve Haftalık.net yotube kanalı eş yayınında gerçekleşen canlı yayının deşifresi ve Haftalık.net Araştırma Masası’nın ek analizleriyle hazırlanmıştır. Söyleşinin orijinalini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.







