Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale), yetmiş beş yılı aşkın tarihi boyunca toplumsal kırılmaların ve küresel vicdanın nabzının tutulduğu bir plaftormken 2026 yılındaki 76. Berlinale, jüri başkanı Wim Wenders’ın “gündelik siyasetten uzak durmalıyız” açıklamasıyla başlayan tartışmaya Türk yönetmenler İlker Çatak ile Emin Alper’in politik duruşu yüksek zaferleri güçlü bir cevap oluşturdu. Wim Wenders’in “aman ağzımızın tadı kaçmasın” yaklaşımına en güçlü yanıt Emin Alper’in konuşması oldu: Gazze’de direnenler, İran halkı, Kürtler… Yalnız değilsiniz!
Berlinale 2026: Söylem Krizinden Eylem Pratiğine
12 Şubat 2026’da jüri başkanı Wim Wenders’in, Alman hükümetinin Gazze politikasına dair bir soruya, sinemacıların “politikadan uzak durması gerektiğini” savunarak yanıt vermesi kelimenin tam anlamıyla deprem etkisi yarattı. Wenders’in “sinema, politikanın doğrudan bir aracı değil, insanların yaşam biçimlerini değiştirebilen bir “karşı ağırlık” olmalıdır” yaklaşımı festivalin Ukrayna ve İran konusundaki net tutumuyla Gazze konusundaki sessizliği arasındaki “çifte standart” tartışmalarını da alevlendirdi.
Bu “apolitiizm” çağrısına en güçlü yanıtlar yine festival sahnesinden, ödül kazanan sanatçılardan geldi. Özellikle Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Emin Alper ve Altın Ayı’yı kucaklayan İlker Çatak, Wenders’ın çizdiği sınırları hem filmleriyle hem de ödül konuşmalarıyla aştılar.
2026 Ödülleri ve Sinemanın Politik Cevabı
Jüri başkanının günlük siyasetten uzak durma tavsiyesinin aksine Berlinale’de ödül kazanan yapımlar, son derece keskin politik ve toplumsal temaları odağına aldı.

İlker Çatak ve “Sarı Zarflar”: Bir Politik Alegori
İlker Çatak’ın Altın Ayı kazanan filmi Sarı Zarflar (Yellow Letters), Ankara’da yaşayan sol görüşlü bir sanatçı çiftin (Özgü Namal ve Tansu Biçer), devlet baskısı sonucu işlerini ve evlerini kaybetmeleriyle başlayan ayakta kalma mücadelesini anlatıyor.
İlginç bir ironi olarak ödülü Çatak’a bizzat Wim Wenders takdim etti. Hem de hangi sözcüklerle… Wenders, takdim konuşmasında filmi “totalitarizm ile sinemanın empatik dili arasındaki gerilimi güçlü biçimde işleyen, yakın geleceğe dair dehşet verici bir önsezi” olarak tanımladı.
Çatak’ın ödül konuşmasında aslında politik bir metin hazırladığını ancak “filmlerin konuşmasını” tercih ettiğini belirttiği ve filmin kendi dilinin zaten gerekli soruları sorduğunun altını çizen sözleri, Wenders’ın “doğrudan politik olmama” yaklaşımına karşı son derece zarif bir yanıt oluşturdu: Sanat, slogan atmadan da en sert politik eleştiriyi yapabilir.
Emin Alper: Sessizliği Bozan “Yalnız Değilsiniz” Çıkışı
Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü alan Emin Alper’in Kurtuluş (Salvation) filmi, Batman ve Mardin hattında korucu aşiretler ile köylerine dönen aileler arasındaki mülkiyet ve güç savaşını merkezine alıyor. Alper, Wenders’ın “siyasetten uzak durma” çağrısına ödül töreninde en net ve doğrudan karşı duruşu sergileyen isim oldu.
Alper, konuşmasında “En yıkıcı yalnızlık, acı çekerken yaşanan yalnızlıktır” diyerek; Gazze’deki Filistinlilere, baskı altındaki İranlılara ve hak mücadelesi veren Kürtlere “Yalnız değilsiniz” seslenişinde bulundu. Türkiye’deki tutuklu isimleri (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater) ve Ekrem İmamoğlu ve tutuklu belediye başkanlarını tek tek anarak, Berlinale sahnesini doğrudan bir politik kürsüye dönüştüren Alper, Wenders’ın “politikanın karşı ağırlığıyız” teorisinin karşısına “politikanın bizatihi öznesiyiz” pratiğiyle çıkmış oldu.
Berlinale Tarihçesi: 1951’den Günümüze Siyasal Bir Panoroma
Her ne kadar 76. Festivalin tadı Wim Wenders’ın çıkışıyla kaçtıysa da Berlinale‘nin 2026’daki bu ödül dağılımı aslında festivalin tarihsel DNA’sıyla tam bir uyum içindeydi. 1951’de Soğuk Savaş’ın ortasında “özgür dünyanın vitrini” olarak kurulan festival, Wenders’in sözlerinin aksine, her döneminde politik bir barometre görevi gördü.
- 1970 Skandalı: Michael Verhoeven’in anti-Vietnam savaşı filmi O.k. nedeniyle jürinin dağılması ve ödül verilmemesi, festivalin tarafsızlık iddiasının her zaman kırılgan olduğunu göstermişti.
- 1986 “Stammheim” Krizi: RAF davasını eleştiren filmin Altın Ayı alması, jüri başkanı Gina Lollobrigida’nın istifasına ve büyük tartışmalara yol açmıştı.
- İran ve Mülteci Odaklı Yıllar: Jafar Panahi (Taxi, 2015), Gianfranco Rosi (Fuocoammare, 2016) ve Mohammad Rasoulof (There Is No Evil, 2020) gibi isimlere verilen ödüller, Berlinale’nin baskıcı rejimlere karşı takındığı tavrın tescili sayılır.
2026 ödülleri, bu kronolojiye Türk sinemasının en güçlü politik halkalarından birini de eklemiş oldu… Üstelik festivalin en değerli iki ödülünü de Türkiye’ye götürmeyi başaran iki yönetmenle…
Wim Wenders Sineması ve Politik Paradoks
Wenders’ın “siyasetten uzak durun” tavsiyesi, kendi sinema geçmişiyle de bir tezat oluşturuyor.
Wings of Desire (1987) Berlin Duvarı’nın psikolojik yükünü taşırken, The Salt of the Earth (2014) küresel açlık ve soykırımın belgesel bir tanıklığıydı.
Hatta Pope Francis: A Man of His Word (2018) belgeselinde yönetmen, kapitalizm ve çevre yıkımına dair en radikal politik mesajları bizzat Papa üzerinden vermişti.
Bu bağlamda Wenders’ın 2026’daki çıkışı, sinemanın “etik” gücünü savunurken “güncel polemik”ten kaçınma refleksi olarak ambalajlansa da İlker Çatak’ın “totaliter dil” üzerine kurduğu filminin en iyi film seçilmesi, “Wenders’ın bile” iyi sinemanın politikasız olamayacağını zımnen kabul ettiğinin kanıtı.
Sanat “Tarafsız” Kalmıyor!
Jüri başkanı tarafsızlık çağrısı yapsa dahi, festivalin programı ve kazanan filmler gerçekliğin politik ağırlığından kaçamaz! Herhalde Berlinale 2026’nın, tüm sinema dünyasına verdiği en önemli ders buydu… Nitekim İlker Çatak ve Emin Alper’in başarısı; sinemanın sadece “karşı ağırlık” değil, aynı zamanda toplumsal adalet için de bir özne, bir “çekiç” olabileceğini gösterebildi…
Emin Alper’in “sessizliği bozma” eylemi ile İlker Çatak’ın “politik alegori” estetiği, Wenders’ın sterilize edilmiş sanat anlayışını zarifçe sahne dışına iterken 2026 Berlinale’si, “politika yapmayan sanatçı” idealinin, küresel krizlerin ortasında (Gazze’den Türkiye’deki hak ihlallerine kadar) vicdani ve sanatsal bir karşılığının kalmadığını tescilleyen tarihi bir dönüm noktası olarak da kayda geçti.
Ödüllerin açıklanmasının ardından Çatak ve Alper’in çıkışlarının “gecikmiş” ve “konformist” bir eylem olduğu eleştirileri de yükseldi. Yönetmenlerin ancak “ödülü garantiledikten sonra” politik bir çıkış yapabildikleri eleştirileri ne kadar haklı, bunun kararı okuyucunun olsun…



