Elif Şahin Karaçam, küresel düzeyde bir sarsıntıya yol açan Epstein Vakası ekseninde suçun sosyal mimarisini mercek altına alıyor…
Suç dediğimiz olgu, sadece bir bireyin anlık bir kırılma anı ya da yanlış bir tercihi midir? Yoksa içine doğduğumuz, nefes aldığımız toplumsal düzenin kaçınılmaz bir yan ürünü mü? Çoğu zaman yanılgıya düşüp suçluyu sadece bireysel bir sapma ya da kötü bir ruh hali olarak yaftalayıp kenara çekiliyoruz. Oysa faili suça iten, o suçu sürdürülebilir kılan ve hepsinden önemlisi faile aşılmaz bir kalkan olan devasa bir sosyal mekanizma mevcuttur.
Suç, bireysel bir delilikten ziyade; sınıfsal ayrıcalıkların, derinleşen cinsiyet eşitsizliğinin ve sistemin açıklarının beslediği bir düzenin meyvesidir. Jeffrey Epstein vakası ise, bu mekanizmanın dişlilerinin nasıl tıkır tıkır işlediğinin, insanın kanını donduran en somut örneği olarak karşımızda duruyor. Bu hikâye bize sadece insanın kötülük kapasitesini değil; o kötülüğü sarmalayıp koruyan yapıyı da tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Çünkü bu tabloda sadece bir adam yok; güç var, örgütlü bir sessizlik var ve hepsinin birbirini beslediği çürümüş bir düzen var.
Gücün Zırhı
Epstein, sadece zengin bir iş insanı değildi; o, sınıfsal ayrıcalıkların ete kemiğe bürünmüş haliydi. Sahip olduğu devasa ekonomik güç ve politik bağlantılar, ona adalet sisteminin etrafından zahmetsizce dolaşabilen bir dokunulmazlık kazandırdı. Parası ve itibarı, hukuk karşısında görünmez ve aşılmaz bir zırha dönüştü.
Mağdurların avukatı Brad Edwards’ın, “Devlet onu hapse atabilecekken destek oldu” sözü, bu zırhın ne kadar kalın olduğunu kanıtlıyor. 2008’deki Florida anlaşması, paranın ve gücün adalet karşısında nasıl bir koruma kalkanına dönüştüğünü gösteren kara bir leke olarak devlet arşivlerindeki yerini aldı.
Kâğıt üzerinde herkes eşit görünse de pratikte güç bu eşitliği kendi lehine eğip bükebiliyor. Sıradan bir insan için felaketle sonuçlanacak suçlar, Epstein gibi figürler için ayrıcalıklı muamelelere dönüşüyor. Bu da bize şunu öğretiyor, güçlü olanın hatası istisna sayılırken, zayıfın hatası suç olarak damgalanıyor.
Cinsiyet Hiyerarşisi (Vitrindeki İhanet?)
Epstein’ın karanlık ajandasına baktığımızda, hedefin doğrudan genç kadınlar ve çocuklar olduğu gün gibi ortada. Ancak burada asıl can yakıcı olan, suçun işleniş biçiminden ziyade, o zeminin nasıl hazırlandığı. Toplumsal güven duygusu, korunması gereken kutsal bir değerden, sinsi bir manipülasyon silahına dönüştürüldü. Mağdurların en saf duyguları, bizzat o istismar mekanizmasının yakıtı haline getirildi.
Bu suçlar asla tesadüfi değildi; gücünü doğrudan yerleşik cinsiyet hiyerarşisinden alıyordu. Kadınların ve özellikle genç kızların toplumsal düzlemde daha kırılgan, daha savunmasız bir konuma itilmiş olması, istismarın yolunu temizleyen bir kar küreyici vazifesi gördü. Üzerine eklenen sessizlik kültürü, sarsılmasından korkulan itibar ve maalesef her daim mağdura yöneltilen o zehirli şüphe, suçu yıllarca görünmez bir pelerin gibi örttü.
Ve bu mekanizmanın en kritik, en düşündürücü dişlisi Ghislaine Maxwell. Maxwell, Epstein’ın gölgesinde kalmış bir yardımcı değil. Sistemin aktif, kurucu ve sürdürücü rolünü üstlendi. Toplumun kadına atfettiği şefkatli, zararsız ve koşulsuz güvenilir imajını bir vitrin, bir maske gibi kullandı. Mağdurları o karanlık ağın içine çeken asıl yüz, toplumun güvenli liman sandığı bu kadın figürüydü. İşte tam bu noktada, toplumsal cinsiyet algılarımızın ne kadar büyük bir yanılgı doğurabileceği sarsıcı bir biçimde ortaya çıkıyor.

Öyle ki, dava süreçlerinde bile bazı çevreler, sırf kadın olduğu için Maxwell’in suçunun hafifletilmesi gerektiğini, onun da bir mağdur olabileceğini savunabildiler. “Kadın suçlu olamaz, olsa olsa suça sürüklenmiştir” şeklindeki o köklü yanılgı, yıllarca adaletin bakışını bulandıran bir sis perdesi yarattı. Oysa artık yüksek sesle söylenmesi gereken gerçek şu: Suçun cinsiyeti yoktur; sadece fırsatı, gücü ve bu gücü kullanma cüreti vardır.
Kriminolojide ‘Karanlık Sayı’ olarak tanımlanan gizli suçluluk alanı, söz konusu kadınlar olduğunda çok daha geniş bir boşluğu ifade eder. Bu boşluğun uzun yıllar bize sunduğu düşük oranlı kadın suçluluğu tablosu, bizi yanıltıcı bir huzura sevk etmemeli. Bu veriler çoğu zaman kadın suçluluğunun yeterince incelenmemesinden, hatta bilimsel araştırmalarda bir hata payı gibi dışarıda bırakılmasından kaynaklandı. Erkek odaklı verilerle inşa edilmiş analizler, sadece sonuçları çarpıtmakla kalmadı; kadınların suç organizasyonları içindeki o stratejik ve gerçek rollerini anlamamızı da imkânsız kıldı.
Sonuçta karşımıza çıkan tablo ezber bozdu. Toplumsal cinsiyet algılarımız hem mağdurun sesini kıstı hem de failin kim olduğuna dair yargımızı da kökten şekillendirdi. Ve ne yazık ki adalet, bu köhne algıların gölgesinde tamamen körleşti.
Yaş Gerçekten İnsanı Durdurur mu? (Olgunlaşan Kötülük?)
Kriminolojide genel kanı, insanın yaş aldıkça sakinleşeceği, sorumluluklar arttıkça risk iştahının azalacağı ve suça değil düzene yaklaşacağı yönündedir. Gençlik yıllarında heyecan verici ya da göze alınabilir görünen riskler, yerini sükunete bırakır. İş hayatı, aile kurma çabası ve üstlenilen toplumsal roller derken kişi suça değil, yerleşik düzene yaklaşır. Hayat bir noktadan sonra insana doğal bir fren olur.
Bu sebeple bir suçlunun kariyerine baktığımızda, genellikle genç yaşlarda seyrin yükseldiğini ve ilerleyen yıllarda keskin bir düşüşe geçtiğini görürüz. Olgunlaşma süreci, birçok birey için suça karşı sahici bir fren mekanizmasıdır. Ancak her hikâye bu doğrusal eğriyi takip etmez; bazı vakalar bu genel geçer kuralı sarsıcı bir biçimde yerle bir eder.

Jeffrey Epstein, bu genel suç eğrisinden keskin bir şekilde saptı. Yaş aldıkça geri çekilmek veya sakinleşmek yerine daha planlı, daha sistemli ve çok daha örgütlü bir yapıya büründü. Gençlikteki o dağınık ve fevri riskler, zamanla yerini kurumsallaşmış, her dişlisi ince ince hesaplanmış bir istismar ağına bıraktı. Epstein örneğinde yaş, bir engel ya da fren değil; aksine suçun kapsamını genişleten, deneyim kazandıran bir stratejik avantaja dönüştü.
Bu tablonun bize gösterdiği en net gerçek, olgunlaşma sürecinin herkes için aynı ahlaki rotayı çizmediği. Sınırsız güç, önümüze serilmeye devam eden fırsatlar ve hepsinden önemlisi denetim mekanizmalarının zayıflığı bir aradaysa yaş tek başına suçu durdurmaya yetmez. Aksine, denetimsiz kalan suç da faille birlikte büyür, serpilir ve deyim yerindeyse olgunlaşır.
Suç Bir Refleks Değil, Bir Sistem Haline Geldiğinde
Epstein’ın hikâyesi tek seferlik bir sapma ya da anlık bir öfke patlaması değil, on yıllara yayılan bir düzenin hikâyesi. Burada suç artık bir refleks değil, bir sistem halini almıştı. Mağdurlar rastgele savrulmuyor, bilinçli ve sistematik bir manipülasyonla ağa dahil ediliyordu. Ekonomik güç, toplumsal dokunulmazlık ve adalet sistemindeki derin boşluklar bu yapının ayakta kalmasını sağlayan kolonlardı.
Suç, daima tek bir kişinin karanlığından ibaret değildir. Cinsiyet eşitsizliği, sınıfsal ayrıcalıklar ve denetim zafiyeti bir araya geldiğinde suç sadece işlenmekle kalmaz, korunur, büyütülür ve süreklilik kazanır.
Adalet güçlüden çekindiği anda, suçun cesareti de sarsılmaz bir hale gelir.
Kaynaklar:
U.S. Department of Justice. (2025). Evidence list (Epstein investigation records).
United States District Court, Southern District of Florida. (2007, September 24). Non-Prosecution Agreement, United States v. Epstein (No. 07-80736-CIV).



