9.6 C
İstanbul

İran’ı Beyazlaştırmak: Kimlik, Strateji ve Yanlış Okumalar

Yayınlanma tarihi:

Beyza Dut, tarihçi Reza Zia-Ebrahimi‘nin bir makale çevirisinden hareketle İran’a ve İranlılık kimliğine bakıyor. Makalenin orijinali için bkz: In Pursuit of Whiteness: Why Iranian Monarchists Cheer Israel’s Genocide 

Serbestiyet’te yayımlanan ve tarihçi Reza Zia-Ebrahimi’nin Jadaliyya’daki makalesinden çevrilen “Beyazlığın peşinde: İranlı monarşistler neden İsrail’i destekliyor?” başlıklı yazı diaspora İranlı monarşistlerin İsrail’e verdiği desteği “Aryan merkezli milliyetçilik” ve “beyaz dünyaya aidiyet arayışı” ile açıklıyor. Yazıya göre bu ideoloji 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve İran’ı Orta Doğu’dan koparıp Batı’ya yakınlaştırmaya çalışan bir “yerinden edici milliyetçilik” üretmiştir.

Bu yorum belirli bir ideolojik akımı açıklamak açısından ilginç olsa da İran toplumunun tarihsel ve siyasal gerçekliğini anlamak için oldukça sınırlı bir çerçeve sunar. Dahası, İran’ı açıklamaya çalışırken ironik biçimde onun karmaşık kimliğini yeniden basitleştiren bir okuma üretir.

İran’ın İslam ile İlişkisi: Basit Bir “Arap İstilası” Hikâyesi Değil

Zia-Ebrahimi’nin yazısında İran milliyetçiliğinin İslam karşıtı bir anlatı kurduğundan söz edilir ve “Arap istilası” anlatısının tarihsel olarak doğru olmadığı belirtilir. Bu eleştiri kısmen yerindedir; ancak aynı metin İran’ın İslam ile kurduğu tarihsel ilişkiyi de fazlasıyla tek boyutlu hale getirir.

Gerçek şu ki İran, Orta Doğu’da İslam’ı en sancılı ve en uzun süreçte kabul eden toplumların başında gelir. Bu dönüşüm yalnızca bir din değişimi değil, güçlü bir Pers imparatorluk geleneği ile yeni bir dini-siyasal düzen arasındaki uzun bir müzakereydi. İran’ın Şiiliği benimsemesi de yalnızca teolojik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir farklılaşma biçimiydi.

Dolayısıyla İran toplumunda zaman zaman ortaya çıkan kültürel gerilimleri yalnızca modern “Aryanist” ideolojilerle açıklamak tarihsel sürekliliği gözden kaçırır.

“Yerinden Edici Milliyetçilik” ve İdeolojilerin İşlevi

Zia-Ebrahimi İranlı monarşistlerin İsrail’e verdiği desteği “yerinden edici milliyetçilik” adını verdiği bir ideolojiyle açıklar. Ona göre bu ideoloji İran’ı Orta Doğu’dan koparıp Avrupa’nın “Aryan akrabaları” arasına yerleştirmeye çalışmaktadır.

Ancak burada daha temel bir mesele gözden kaçmaktadır: yalnızca milliyetçi ideolojilerde değil, bütün ideolojik anlatılarda tarihsel doğruluktan çok işlev belirleyici olur. İdeolojiler çoğu zaman geçmişi olduğu gibi anlatmak için değil, bugünün siyasal ihtiyaçlarına anlam kazandırmak için inşa edilir.

Bu nedenle belirli İranlı çevrelerin tarihsel anlatıları araçsallaştırması şaşırtıcı değildir; aynı durum neredeyse bütün ulusal ideolojiler için geçerlidir. Sorun yalnızca İran’a özgü bir “ırksal sapma” değildir. Tam tersine modern siyasal düşüncenin genel bir özelliğidir.

İran’ı “Batı’ya Öykünen” Bir Ülke Olarak Okumak

Yazının en tartışmalı iddialarından biri İran milliyetçiliğinin Avrupa’nın ırk teorilerini “benimsediği” ve Batı’ya yakınlaşma arzusu taşıdığı yönündedir.

Ancak İran’ın modern siyasal pratiğine bakıldığında bambaşka bir tablo ortaya çıkar. İran’ın uluslararası ilişkilerdeki en belirgin özelliği kalıcı ittifaklardan kaçınması ve duruma göre değişen stratejik ilişkiler kurmasıdır.

İran’ın dış politikası çoğu zaman ideolojik bloklara sadakat üzerine kurulmaz. Aksine farklı dönemlerde birbirine tamamen zıt aktörlerle aynı anda ilişki kurabilen pragmatik bir diplomasi görülür. İran için ittifak çoğu zaman bir kimlik ortaklığı değil, bir strateji aracıdır. Bugünün dostu yarının rakibi olabilir.

Bu durum İran’ın Batı’ya “aidiyet aradığı” iddiasını zayıflatır. İran tarihsel olarak ne Batı’nın parçası olmak istemiştir ne de tamamen onun karşısında konumlanmıştır. Daha çok kendi stratejik alanını korumaya çalışan bir aktör olmuştur.

İran’ı İslam Üzerinden Okumanın Ironisi

Burada bir başka ironik durum ortaya çıkar: İran’ı yalnızca İslam üzerinden okumak da aslında bir tür “beyazlaştırma” etkisi yaratır.

Çünkü bu yaklaşım İran’ı Orta Doğu’nun homojen bir dini kimliği içinde eritmeye çalışır. Oysa İran ne Arap dünyasının basit bir uzantısıdır ne de Avrupa’nın periferisinde yer alan bir modernleşme projesidir. İran, tarihsel olarak çok daha eski bir uygarlık mirasına sahiptir ve İslam bu mirasın yalnızca bir katmanıdır.

İran kimliğini yalnızca İslam, milliyetçilik veya Batı yakınlığı gibi kategorilerle açıklamak onun tarihsel özgünlüğünü görmezden gelmek anlamına gelir.

Filistin Meselesi ve Ortadoğu’daki Gerçeklik

Yazının son bölümlerinde Filistin meselesi bütün bölge halklarının ortak kaderi olarak sunulur. Bu argüman ahlaki bir çağrı olarak anlaşılabilir; ancak bölgenin siyasal gerçekliği bu kadar basit değildir.

Orta Doğu’da “mazlumluk” söylemi çoğu zaman politik mobilizasyon için yeterli olmamaktadır. Bölge halklarının tarihsel deneyimleri, kimlikleri ve çıkarları birbirinden oldukça farklıdır. Dolayısıyla ortak bir dayanışma söylemi üretmek, önce bu farklılıkları gerçekten tanımayı gerektirir.

Karşındakinin tarihsel kimliğini ve hakikatini anlamadan kurulan dayanışma çağrıları çoğu zaman retorik düzeyde kalır.

İran’ı Kim Anlatıyor?

Son olarak şu soru da sorulabilir: İran üzerine bu tür anlatılar neden çoğu zaman belirli bir entelektüel çevrenin perspektifiyle sınırlı kalır?

Reza Zia-Ebrahimi önemli bir tarihçidir ve belirli bir düşünce geleneğini temsil eder. Ancak İran düşünce dünyası bundan çok daha geniştir. İranlı başka aydınların, tarihçilerin veya sosyologların farklı yorumları da vardır.

İran’ı anlamak için tek bir ideolojik açıklamaya değil, bu çoğul perspektiflere ihtiyaç vardır. Çünkü İran, Orta Doğu’nun tek tip bir kimlik alanı olmadığını gösteren en güçlü örneklerden biridir. Onu anlamak için de tek bir anlatıya değil, bu karmaşıklığı kabul eden bir bakışa ihtiyaç vardır.

Bunu biraz daha açarsak:

İran’ın modern siyasal ve kültürel konumunu açıklarken sıkça başvurulan bazı şematik yorumlar, aslında İran toplumunun tarihsel özgünlüğünü görünmez kılan indirgemeci varsayımlar üretmektedir. Özellikle İran’daki bazı monarşist çevrelerin Batı’ya veya İsrail’e yönelik yakınlıklarının “beyazlık arayışı” ya da Avrupa taklitçiliği ile açıklanması, İran tarihinin çok daha karmaşık dinamiklerini gözden kaçıran bir yaklaşımdır.

Her şeyden önce İran, Orta Doğu’da İslam’ı en sancılı biçimde kabul etmiş toplumlardan biridir. 7. yüzyıldaki Arap fetihlerinden sonra İran toplumunun İslamlaşması uzun ve katmanlı bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu süreç yalnızca dini bir dönüşüm değil, aynı zamanda güçlü bir imparatorluk geleneğine sahip Pers kültürünün yeni bir siyasal-dini düzenle kurduğu zorunlu bir uzlaşma anlamına gelmiştir. Bu nedenle İran’da İslam hiçbir zaman tamamen homojen bir kimlik üretmemiş; aksine Pers tarihsel hafızasıyla sürekli müzakere içinde var olmuştur. İran’ın Şiiliği benimsemesi de bu bağlamda çoğu zaman yalnızca teolojik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal bir farklılaşma stratejisi olarak yorumlanır.

Bu tarihsel arka plan dikkate alındığında İran toplumunda zaman zaman görülen Batı’ya yönelimleri yalnızca “beyazlaşma arzusu” olarak okumak yetersiz kalır. İranlı entelektüel geleneği incelendiğinde, çoğu zaman Avrupalı modernleşme projeleriyle eleştirel bir ilişki kurulduğu görülür. Hatta kimi durumlarda İranlı düşünürlerin ufku, Avrupa merkezli modernleşme tartışmalarından daha geniş bir tarihsel perspektif içerebilir. Dolayısıyla İran’daki bazı siyasal eğilimleri basit bir taklitçilik olarak tanımlamak, İran toplumunun kendine özgü düşünsel üretimini küçümseyen bir yaklaşım haline gelebilir.

Benzer şekilde İran’ın bölgesel politikadaki konumunu da yalnızca Batı’ya karşı ya da Batı’ya yakın eksenler üzerinden okumak yanıltıcıdır. İran dış politikası tarihsel olarak katı ittifaklardan ziyade esnek stratejik manevralarla şekillenmiştir. İran için “bugünün dostu yarının rakibi olabilir” anlayışı çoğu zaman jeopolitik bir gerçekliktir. Bu nedenle İran’ın uluslararası ilişkilerinde sürekli değişen ittifaklar kurması bir ideolojik tutarsızlık değil, uzun tarihsel deneyimlerden süzülen stratejik bir pragmatizm olarak görülebilir.

Bu noktada dikkat çekici olan bir diğer mesele, İran kimliğinin çoğu zaman dışarıdan belirlenen kategorilerle açıklanmaya çalışılmasıdır. Milliyetçilik, İslamcılık, Batı yakınlığı veya İslamofobi gibi etiketler İran toplumunun bazı kesimlerinde bulunabilir; ancak bunları İran kimliğinin belirleyici özleri gibi sunmak analitik bir kolaycılığa dönüşmektedir. Oysa bütün ideolojilerde olduğu gibi milliyetçi anlatılarda da tarihsel doğruluk kadar işlevsellik önemlidir. İran kimliğine sonradan yapıştırılan kategoriler çoğu zaman bu işlevsel anlatıların ürünüdür.

Daha da ironik olan ise İran’ı yalnızca İslam üzerinden okumaya çalışmanın kendisinin de bir tür “beyazlaştırma” etkisi yaratmasıdır. İran’ı tekil bir İslami kimlik içinde eritmek, aslında onun çok daha eski ve katmanlı tarihsel kimliğini silikleştirir. İran ne Arap dünyasının bir uzantısıdır ne de Avrupa’nın periferisinde yer alan bir modernleşme projesi. Tarihsel olarak kendisini her iki alanla da ilişki içinde fakat onlardan farklı bir konumda kurmuştur.

Bu açıdan bakıldığında İran, Orta Doğu’nun tek tip bir kültürel veya siyasal blok olarak okunamayacağının en açık örneklerinden biridir. Bölgeyi homojen bir kimlik alanı olarak tasavvur eden yaklaşımlar hem Batı’da hem de zaman zaman bölge içinde etkili olmuştur. İran ise bu homojenleştirici bakışın sürekli istisnası olarak ortaya çıkar. Belki de bu nedenle İran çoğu zaman ya yanlış anlaşılmış ya da bilinçli olarak dışarıda bırakılmıştır.

Dolayısıyla İran’daki bazı siyasal eğilimleri yalnızca Batı’ya öykünme veya “beyazlık” arayışı gibi kategorilerle açıklamak, İran toplumunun tarihsel özgünlüğünü anlamaktan çok onu yeniden basitleştiren bir anlatı üretmektedir.

İran’ın karmaşık kimliği, Orta Doğu’nun tek tip bir kültürel alan olmadığı gerçeğini hatırlatan güçlü bir örnek olarak görülmelidir.

İran’ın uluslararası ilişkilerde kurduğu ittifakların yapısı da bu özgün kimliğin önemli bir göstergesidir. İran dış politikası, klasik anlamda ideolojik bloklara dayanan kalıcı ittifaklardan ziyade, tarihsel olarak esnek ve çok yönlü ilişki ağları üzerine kuruludur. 1979 devriminden sonra dahi İran dış politikasının temel ilkelerinden biri “ne Doğu ne Batı” anlayışı olarak formüle edilmiştir; yani İran kendisini büyük güç bloklarından herhangi birine tam olarak bağlamamayı hedeflemiştir. Bu yaklaşım pratikte oldukça pragmatik bir ittifak siyasetini beraberinde getirmiştir. İran, ideolojik olarak birbirine tamamen zıt rejimlerle dahi ilişkiler kurabilmiş; Latin Amerika’daki sol popülist yönetimlerle, Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle veya farklı bölgesel aktörlerle eş zamanlı ilişkiler geliştirebilmiştir. Bu durum İran’ın ittifaklarını bir kimlik ortaklığından ziyade stratejik ihtiyaçlara göre şekillendirdiğini göstermektedir.

Dolayısıyla İran’ın dış politikası çoğu zaman “sadık müttefiklik”ten çok “durumsal ortaklık” mantığıyla çalışır. Bugünün stratejik ortağı yarının rakibi olabilir; fakat bu durum İran açısından bir çelişki değil, uzun tarihsel deneyimin ürettiği bir diplomasi biçimidir. İran, ittifakları bir aidiyet ilişkisi olarak değil, güç dengelerini yönetmeye yarayan araçlar olarak görme eğilimindedir. Bu yönüyle İran’ın dış politika pratiği, Orta Doğu’daki birçok ideolojik bloklaşmadan farklı olarak daha esnek ve pragmatik bir karakter taşır.

İran’ı anlamaya çalışırken onu ya Avrupa’nın taklitçisi ya da yalnızca İslam’ın bir türevi gibi görmek, aslında aynı hatanın iki farklı biçimidir. Her iki yaklaşım da İran’ın özgün tarihsel kimliğini görmezden gelir. Oysa İran’ın hikâyesi, tam da bu kategorilere sığmayan bir farklılığın hikâyesidir.

Benzer İçerikler

spot_img

Son İçerikler

spot_img