13.4 C
İstanbul

Bir Cesaret ve Hakikat Belgeseli: Bu Ben Değilim

Yayınlanma tarihi:

Afişte iki erkek sırt sırta. Yüzleri görünmüyor. Kırmızı ve beyazın arasına sıkışmış bedenler… Parçalanmış bir kimlik duygusu. “Bu Ben Değilim” daha adından itibaren bir itiraz cümlesi kuruyor. Bir reddiye. Bir hayatta kalma biçimi. Belgeselin yönetmenlerinden Zekiye Kaçak ile konuşurken, bu cümlenin sadece filmdeki karakterlere değil, Türkiye’nin geniş bir toplumsal iklimine ait olduğunu hissediyorsunuz. Kaçak’ın sesi sakin; kelimeleri ölçülü. Ama anlattığı hikâye ağır. “Cesaretimizin kaynağı.” diyor, “Mustafa ve Mehmet’in hikâyesinden çok etkilenmemizdi.”

Zekiye Kaçak’ın Jeyan Kader Gülşen‘le yönettiği “Bu Ben Değilim” 29. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Belgesel dalında mansiyon ödülünü, 6. İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde En İyi Ulusal Belgesel ödülünü kazandı. Belgesel Almanya, Belçika, İspanya, Yunanistan, Polonya, İtalya ve ABD’de izleyiciyle buluştu ve büyük ilgi gördü. Batur Fatih İlhan, Haftalık‘taki ilk röportajında mikrofonu “Bu Ben Değilim” belgeselinin yönetmenlerinden Zekiye Kaçak’a uzattı.

Nisan 2026

“Bu Hikâyeyi Anlatmak Zorundaydık.”

Türkiye’de 2005 yapımı Brokeback Mountain filminin DVD kapaklarında aşağılayıcı bir ifadeyle dolaşıma girdiği bir dönemden söz ederek başlıyorum. Erkek eşcinselliğinin hâlâ tabu olduğu bir ülkede, merkezine bunu alan bir belgesel yapmak nasıl bir karardı?

Kaçak duraksamadan yanıtlıyor:

“Mustafa, Jeyan’ın bir arkadaşının emlak ofisinde çalışıyordu. Zamanla arkadaş olmuşlar. Bir sohbet sırasında Mustafa, Mehmet’le yaşadığı travmatik ilişkiyi anlatmış. Jeyan çok etkilenmişti. Bana anlattığında saatlerce konuştuk. Bir insanın cinsel yönelimini gizleyerek bir kadınla evlenmesi, aile kurması, en yakınlarına sürekli rol yaparak yaşaması… Çok ağır bir duygu bu. Mustafa’nın açık bir eşcinsel olarak o ilişkide yaşadıkları da öyle. Bu filmi yapmanın zor olacağını baştan biliyorduk. Tahmin ettiğimizden de zor oldu. Ama vazgeçmedik.”

Film, taşradan İstanbul’a göç etmiş üç eşcinsel erkeğin -Mustafa, Mehmet ve Yusuf’un- hayatlarına odaklanıyor. Mehmet ve Yusuf, muhafazakâr çevrelerinde “aile babası” olarak varlık gösteriyor. Evli, çocuklu, düzenli. Ama paralel bir hayatta erkek sevgililerine âşıklar. Mustafa ise Mehmet’in 15 yıllık sevgilisi. Onu “homofobik bir eşcinsel” olarak tanımlıyor. Film boyunca Mustafa’nın bu tutkulu ama travmatik ilişkiyi geride bırakma çabasını izliyoruz.

Belgesel, yalnızca gizli eşcinsel erkeklerin değil; gerçeği bilmeden evlilik sürdüren kadınların ve bu sevgisizlik içinde büyüyen çocukların da hikâyesi.

“Çok derin mağduriyetler var.” diyor Kaçak. “Bizim için önemli olan bu mağduriyetlerin görünür olması.”

Empati Mümkün Mü?

Filmde sıradan hayat anları var: bir sitenin avlusu, pembe bir kova, yüksek beton blokların arasında kaybolmuş bir adam. O sıradanlığın içinde büyük bir trajedi saklı. Bugünün kutuplaşmış Türkiye’sinde bu hikâyeler bir diyalog zemini yaratabilir mi?

“Yaratabiliyor.” diyor Kaçak. “Homofobik olarak tanımlayabileceğim arkadaşlarım filmi izledikten sonra ‘Bu insanların nasıl arada kaldığını anladım.’ diyerek çıktılar salondan. Empati kurdurmak istiyorduk. Bunu başarabildiğimizi görmek çok kıymetli.”

Filmin en sarsıcı boyutlarından biri, Mustafa’nın kimliğini gizlemeden konuşması. Kameraya bakışı net. Kırılgan ama kararlı.

“Filmle ilgili çok mesaj alıyoruz.” diyor Kaçak. “‘Kendimi gördüm.’ diyen insanlar var. ‘Yalnız olmadığımı bilmek iyi geldi.’ diyenler…”

Sonra sesi yavaşlıyor.

“Mustafa’yı geçen yıl lenf kanseri nedeniyle kaybettik. Çok erken… Hâlâ inanamıyoruz. Ama bu filmle yaşamaya devam ediyor. Hikâyesiyle, cesaretiyle.”

Bu cümleden sonra kısa bir sessizlik oluyor. Belgeselin ağırlığı bir kez daha yerini buluyor.

Belgesel Mi, Sinema Mı?

Zekiye Kaçak, uzun yıllar araştırmacı gazetecilik yapmış bir isim. Bu arka planın filme nasıl yansıdığını soruyorum.

“Jeyan’la daha en başından klasik bir belgesel yapmayacağımızı biliyorduk.” diyor. “Sinemaya yakın duran bir iş olacaktı. Karakterleri hayat akışlarında takip ettik. Güçlü bir sinematografi kurmaya çalıştık. Film, bir sinema filmi ritminde ilerlerken; gerçekliği ve samimiyetiyle belgesele yaslanıyor.”

Samsun sahnelerini anıyor. Deniz, rüzgâr, iki erkek ve doğa.

“Orada dünya bir yana, onlar bir yana gibi. Sessizlikte aşkın o şiirsel hâli var.”

Gerçek ile estetik arasındaki o ince çizgi, film boyunca korunuyor. Ne ajitasyona düşüyor ne mesafesini kaybediyor.

Bir “Kadın Manifestosu” Olarak Film

Belgeselin yönetmenleri iki kadın: Jeyan Kader Gülşen ve Zekiye Kaçak. Türkiye’de bağımsız sinema üretmenin zorlukları malum. Kadın yönetmen olmak ise çoğu zaman bu zorlukları katlıyor.

“Erkek egemen bir sektör.” diyor Kaçak. “Bütçe bulmak ayrı zor, iyi bir ekip kurmak ayrı. Çok kararlı olmak gerekiyor. Bu film bizim manifestomuz aslında. Böyle bir konuyu, bu ülkede, kadın duyarlılığıyla anlatabilmek…”

Film, aile kurumunu da tartışmaya açıyor. Kutsal ve dokunulmaz sayılan bir yapının içindeki görünmez yaraları.

“Aile bazen insanın en büyük yarası olabiliyor.” diyor. “Gerçeği bilmeden ‘mutlu bir yuva’ kurduğunu sanan kadın için de rol yaparak yaşayan erkek için de, sevgisizliği hissedecek çocuk için de…”

“İyileşmek için önce sorunu bilmek gerekir,” diye ekliyor.

“Hepimiz Birilerinin Ötekisiyiz Bu Ülkede.”

Filmde İstanbul yalnızca bir fon değil. Yükselen gökdelenler, siteler, beton bloklar…

“Şehri bir karakter gibi düşündük.” diyor Kaçak. “O beton yığınları sıkışmışlığın temsili. Hepimiz birilerinin ötekisiyiz bu ülkede.”

Mehmet’in kapıcılık yaptığı site, devasa binaların arasında bir hayat. Gerçek kimliğini saklayan bir adamın yalnızlığı bu mekânlarda daha da büyüyor. Mustafa ise Beyoğlu ve Tarlabaşı’nda, daha açık bir sosyal çevrede. İki ayrı İstanbul, iki ayrı varoluş biçimi.

Cesaret ve Hakikat

Film, 29. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Belgesel dalında mansiyon ödülü aldı. 6. Uluslararası Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde yine En İyi Belgesel seçildi.

Roma’daki Cinema d’iDEA Uluslararası Kadın Film Festivali’nde “Uluslararası Cesaret Ödülü”ne layık görüldü. İstanbul’dan Selanik’e, Brüksel’den Los Angeles’a, Varşova’dan Berlin’e uzanan geniş bir festival yolculuğu oldu. Roma’dan gelen “Cesaret Ödülü”nü hatırlattığımda, Kaçak meseleyi dijital çağın hakikat krizine getiriyor:

“Yapay zekâyla birlikte gerçeğe daha fazla sarılmamız gerekecek. Gerçeği olduğu gibi anlatmak bazen cesaret ister. Ama o samimiyet insanın kalbine geçer. Filmimizin en çok sevdiğim tarafı bu samimiyet. Dünyanın neresinde gösterirsek gösterelim, derdi anlaşılıyor.”

Bundan Sonra…

Kaçak anlatmaya devam etmek istiyor. Doğayla ilgili bir kısa belgesel üzerinde çalışıyor. Ayrıca “Bu toplumun çok özlediği tarzda.” bir dizi projesi var.

“Doğa da bir öteki!” diyor. “Kadınlar, çocuklar, hayvanlar… Anlatmak, paylaşmak ve dayanışmak bizi iyileştirecek.”

“Bu Ben Değilim” hâlen Beyoğlu Majestik Sineması’nda dönemsel gösterimlerle izleyiciyle buluşuyor. Onur Haftası’nda özel bir gösterim planlanıyor. Yurt dışı gösterimleri de sürüyor; Almanya Stuttgart’ta 11 Temmuz’da bir gösterim netleşmiş durumda.

Söyleşiyi bitirirken şunu düşünüyorum: “Bu Ben Değilim” yalnızca gizli hayatlar süren erkeklerin hikâyesi değil. Bir doğadan; çocuklardan, kadınlardan ve erkeklerden mürekkep bir toplumun kendi kendine söylediği bariz yalanlarla yüzleşme çağrısı.

Ve belki de en çok şu cümleyle kalıyor akılda:

Hepimiz birilerinin ötekisiyiz bu ülkede.

Benzer İçerikler

spot_img

Son İçerikler

spot_img