(Haftalık/Araştırma) Sokak çeşmeleri ve hayratlardan şişe suyuna, geçmişten günümüze Türkiye’de su yönetimi ve su ahlakımıza kısaca bir bakış atalım…
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya kaldığı en hayati stratejik meydan okumalardan biri, su kaynaklarının yönetimi ve sürdürülebilirliği olarak öne çıkıyor. 2026 yılının ocak ayı itibarıyla, özellikle Ankara ve İstanbul gibi mega kentlerde gözlemlenen baraj doluluk oranları, sadece meteorolojik bir kuraklığın değil, on yıllardır süregelen yönetimsel tercihlerin, hatalı tarım politikalarının ve plansız kentleşmenin kümülatif bir sonucu.
Ankara’da barajların aktif doluluk oranının ocak ayında %1,36 gibi kritik bir seviyeye gerilemesi, başkentin su güvenliğinin teknik olarak iflas noktasına geldiğini gösterirken, benzer şekilde, İstanbul’da da baraj doluluk oranlarının %22 bandında seyretmesi, Türkiye’nin demografik ve ekonomik kalbinin ciddi bir “su stresi” altında olduğunu, hatta “su fakirliği” sınırını zorladığını ortaya koyuyor. Bu durum, sadece bir altyapı sorunu değil, aynı zamanda ulusal güvenlik, halk sağlığı ve sosyal adalet meselesi.
Değişen Su Ahlakı: Hayrattan Şişe Suyuna…
Türkiye’de su yönetiminin bugünkü yapısını anlamak için gelin tarihsel süreçte Osmanlı yerel/vakıf temelli yönetim anlayışından, Cumhuriyet’in merkeziyetçi ve mühendislik odaklı yapısına, günümüzün neoliberal tercihine, devletin su ile kurduğu ilişkinin nasıl evrildiğine bakalım.

Osmanlı Su Medeniyeti: Vakıf Sistemi ve Kamusal Ahlak
Osmanlı İmparatorluğu’nda su yönetimi, İslam hukukunun ve kadim Türk töresinin bir sentezi olarak şekillendi. Kullanımınasu, mülkiyeti şahıslara ait olamayan, “mübah” (herkesin kullanımına açık) bir varlık olarak kabul ediliyordu. Devletin rolü, suyun mülkiyetini elinde tutmaktan ziyade, suyun adil dağıtımını sağlamak ve anlaşmazlıkları çözmekle sınırlıydı.
Su hizmetlerinin finansmanı ve işletilmesi büyük ölçüde “Vakıf Sistemi” üzerinden yürütülüyordu. Zengin kişiler veya sultanlar tarafından kurulan vakıflar, çeşmeler, hamamlar ve su yolları inşa ederek suyun halka ücretsiz veya çok düşük maliyetle ulaşmasını sağlıyordu. Su, ticari bir meta olmaktan ziyade, bir “hayrat” ve toplumsal dayanışma aracı olarak görülüyordu. Ancak 19. yüzyılda Batı’da başlayan Sanayi Devrimi ve buna bağlı olarak gelişen modern kentleşme, Osmanlı’yı da etkiledi ve geleneksel vakıf sistemi, büyüyen kentlerin (İstanbul, Selanik, Şam) artan su ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalmaya başladı. Bu dönemde devlet, ilk kez merkezi bütçeden kaynak ayırarak modern anlamda su isale hatları ve dere ıslah projelerine girişti. Özellikle Konya Ovası Sulaması gibi projeler, devletin tarımsal üretimi artırmak amacıyla suya müdahalesinin ilk modern örnekleriydi.
Cumhuriyet’in İlk Yılları: Ulus İnşası ve Sıtma ile Mücadele
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte su politikaları, genç devletin modernleşme ve ulus inşası projesinin stratejik bir parçası haline geldi. 1923-1950 yılları arasında su yönetimi, iki temel hedef etrafında şekillendi: Halk sağlığını korumak ve tarımsal üretimi artırmak.
Bu dönemin en acil sorunu, Anadolu’yu kıran sıtma hastalığı olduğundan, su politikaları da büyük ölçüde bataklıkların kurutulması üzerine odaklandı. 1926 yılında çıkarılan “Sular İdarelerinin Teşkilat ve Vezaifi Hakkında Talimat”, su yönetiminin yasal çerçevesini oluşturan ilk Cumhuriyet kanunlarından biriydi. 1927 ve 1928 yıllarında yaşanan şiddetli kuraklıklar, tarıma dayalı ekonomiyi derinden sarsarken, suyun depolanması ile düzenli sulama sistemlerinin kurulmasının hayati önemi de fark edildi. Bu tecrübeler, devletin su yönetiminde daha merkeziyetçi ve planlı bir yapıya geçişini hızlandırdı.
1950-1980 Dönemi: DSİ ve “Hidrolik Misyon” Çağı
1954 yılı, Türkiye su yönetimi tarihinde bir milat olarak kabul edilir. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) kurulmasıyla birlikte Türkiye, literatürde “Hidrolik Misyon” (Hydraulic Mission) olarak adlandırılan döneme girdi. Bu dönem, su yönetiminin doğaya karşı bir mühendislik zaferi olarak algılandığı, “akan suyun boşa aktığı” inancının hâkim olduğu bir kalkınmacılık anlayışını temsil ediyor.
DSİ; taşkın koruma, hidroelektrik enerji üretimi, tarımsal sulama ve büyük kentlere içme suyu sağlama konularında tek yetkili ve devasa bütçeli bir kurum olarak yapılandırılırken Keban, Karakaya ve Atatürk Barajları gibi mega projeler, sadece enerji ve sulama yatırımı değil, aynı zamanda devletin gücünün ve modernitenin de sembolleri oldular. Bu dönemde su, “kamu yararı” eksenli, devlet tarafından finanse edilen ve işletilen bir kamu hizmeti olarak görüldü ve öyle yönetilmeye çalışıldı… Suyun maliyeti veya ekonomik geri dönüşünden ziyade, bölgesel kalkınma ve ulusal entegrasyon hedefleri ön planda tutuldu. GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), bu vizyonun en büyük ve en karmaşık örneği olarak tarih sahnesine çııktı.
1980 Sonrası Neoliberal Dönüşüm: Suyun Metalaşması
1980 yılı, Türkiye’nin ekonomi politiğinde olduğu gibi su yönetiminde de keskin bir kırılma noktasıydı. 24 Ocak Kararları ile başlayan dışa açık, piyasa odaklı büyüme stratejisi, suyun bir “kamu hizmeti” olmaktan çıkarılıp “ekonomik bir mal” olarak yeniden tanımlanması sürecini başlattı.
Bu dönüşümde Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi uluslararası kuruluşların etkisi belirleyici olurken, bu kuruluşlar, verdikleri kredilerin ön koşulu olarak su sektöründe sübvansiyonların kaldırılmasını, “tam maliyet fiyatlandırmasına” geçilmesini ve özel sektör katılımının artırılmasını talep ettiler. Devletin rolü, “hizmet sağlayıcı”dan “düzenleyici” ve “denetleyici” konumuna evrilmeye başladı. Bu süreç, suyun sadece bir yaşam kaynağı değil, aynı zamanda kâr edilebilir bir ticari varlık olarak görülmesine yol açtı ve bu durum da günümüzdeki su krizinin kök nedenlerinden birini oluşturdu.

Suyun Metalaşması ve Ekonomi Politiği
Suyun ticarileştirilmesi, sadece su faturalarının artması değil, suyun ontolojik statüsünün değişmesi anlamına geliyor. Türkiye’de bu süreç, küresel su politikalarıyla eşgüdümlü olarak ilerledi ve yerel dinamiklerle çatışan karmaşık bir yapıyı ortaya çıkardı.
Küresel Dinamikler: Dublin İlkeleri ve Dünya Bankası
1992 yılında düzenlenen Uluslararası Su ve Çevre Konferansı’nda kabul edilen Dublin İlkeleri, suyun “ekonomik değeri olan bir mal” olduğunu ilan etti. Bu ilke, Türkiye’deki politika yapıcılar tarafından da benimsendi ve su yönetiminde piyasa mekanizmalarının kullanılmasının meşruiyet temelini oluşturdu.
Dünya Bankası’nın 1993 tarihli “Su Kaynakları İşletim Belgesi” ve sonraki raporları, Türkiye’ye suyun fiyatlandırılmasında sosyal adaletten ziyade ekonomik verimliliği esas almasını tavsiye ediyordu. “Kullanan Öder” (User Pays) prensibinin katı bir şekilde uygulanmasını öngören bu yaklaşıma göre, suyun çıkarılması, arıtılması ve dağıtılması süreçlerindeki tüm maliyetler, nihai tüketiciye yansıtılmalıdır. Bu politika, belediyelerin su hizmetlerini birer ticari işletme mantığıyla yönetmesine, su ve kanalizasyon idarelerinin (İSKİ, ASKİ vb.) kâr odaklı bütçeler yapmasına neden oldu. Ancak suyun talebi esnek olmayan (zorunlu) bir mal olması, bu yaklaşımın yoksul kesimler üzerindeki etkisini de yıkıcı hale getirdi.
Hidroelektrik Santraller (HES) ve Su Hakkı Çatışmaları
Türkiye’de suyun ticarileşmesinin en somut, yaygın ve tartışmalı uygulaması, Nehir Tipi Hidroelektrik Santraller (HES) projeleridir. Devlet, 2000’li yıllardan itibaren enerji piyasasını liberalleştirirken, akarsuların “su kullanım hakkını” 49 yıllığına özel şirketlere devretmeye başladı.
Akademik literatürde “su gaspı” (water grabbing) veya “suyun çitlenmesi” olarak nitelendirilen bu uygulamayla binlerce derenin suyu, tünellere veya borulara hapsedilerek enerji üretimi için şirketlerin tasarrufuna bırakıldı. Bu durum, sadece ekosistemi ve biyolojik çeşitliliği tahrip etmekle kalmadı, aynı zamanda o suyu yüzyıllardır tarımsal sulamada veya günlük ihtiyaçlarında kullanan yerel halkın kadim su haklarını da ellerinden aldı. “Can suyu” olarak bırakılan miktarın çoğu zaman bilimsel kriterlerden uzak ve yetersiz olması, derelerin kurumasına ve vadilerdeki yaşamın sönümlenmesine neden oldu. Bu durum, Karadeniz başta olmak üzere Anadolu’nun birçok yerinde köylülerle şirketler/güvenlik güçleri arasında ciddi sosyal çatışmalara yol açtı.
Su Yasası Tasarısı ve Sivil Toplumun İtirazları
Mevcut su yönetimindeki parçalı yapı ve yasal boşluklar, yeni bir “Su Kanunu” ihtiyacını gündeme getirse de bu kanunun içeriği konusunda devlet ile sivil toplum arasında derin görüş ayrılıklarının bulunduğunun altını çizmek gerekiyor.
Örneğin TEMA Vakfı tarafından hazırlanan ve savunulan Su Kanunu Tasarısı, suyun ticarileşmesine karşı güçlü bir alternatif duruş sergiliyor. TEMA’nın yaklaşımına göre:
- Doğal Varlık Statüsü: Su, ticari bir meta veya hammadde değil, “doğal bir varlık” olarak tanımlanmalıdır.
- Satış Yasağı: Su kaynaklarının mülkiyeti devlete aittir ve bu mülkiyet devredilemez, su ticari bir mal gibi satılamaz.
- Üstün Kamu Yararı: Su yönetiminde ekosistemin sürdürülebilirliği ve insani ihtiyaçlar, her türlü ekonomik ve sınai ihtiyaçtan önce gelmelidir.
Mevcut hükümet tasarılarında ise suyun ekonomik değerinin maksimize edilmesi ve havza yönetiminde merkeziyetçi yapının güçlendirilmesi eğilimi baskın görünüyor. TEMA ve diğer STK’lar, su yönetiminin tek bir otoritede toplanmasını desteklemekle birlikte, bu otoritenin piyasa aktörlerine değil, halka ve doğaya karşı sorumlu olması gerektiğini savunuyorlar.
İnsan Hakkı Olarak Su
Suyun bir insan hakkı olup olmadığı tartışması, uluslararası ilişkilerin ve hukukun en netameli konularından biri olageldi. Türkiye’nin bu konudaki pozisyonu hem iç hukuktaki düzenlemeler hem de uluslararası platformlardaki stratejik hamleleriyle şekilleniyor.
Uluslararası Hukuk ve BM 2010 Kararı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, 28 Temmuz 2010 tarihinde tarihi bir adım atarak kabul ettiği A/RES/64/292 sayılı karar uyarınca “temiz içme suyuna ve hıfzıssıhhaya erişim hakkı”, diğer tüm insan haklarının tam olarak gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan temel bir insan hakkıdır. 122 ülkenin “kabul” oyu kullandığı, 41 ülkenin “çekimser” kaldığı karar uyarınca devletlere vatandaşlarına güvenli, temiz, erişilebilir ve ödenebilir su sağlama yükümlülüğü getirildi. Peki “çekimser” kalan ülkeler arasında hangileri vardı? ABD, İngiltere ve Türkiye…
Türkiye’nin Çekimser Oy Gerekçesi ve Hidropolitik Kaygılar
Türkiye’nin BM’deki bu kritik oylamada “çekimser” kalması, rastgele bir diplomatik tercih değil, bilinçli bir hidropolitik stratejinin sonucu olarak ortaya çıktı. Bu tavrın arkasında yatan temel nedenlere bakmak gerekirse:
- Sınır Aşan Sular Sorunu: Fırat ve Dicle nehirlerinin kaynağını barındıran bir yukarı kıyıdaş ülke olan Türkiye; suyun bağlayıcı bir “insan hakkı” olarak uluslararası hukukta tanımlanması durumunda, Suriye ve Irak gibi aşağı kıyıdaş ülkelerin, Türkiye’nin baraj işletme politikalarına (özellikle GAP kapsamındaki sulama ve enerji projelerine) müdahale edebileceği endişesini taşıyordu. Türkiye, suyun egemenlik yetkisi altında bir kaynak olduğu tezini savunuyor ve “suyun hakça ve makul kullanımı” ilkesini benimsiyor olsa da bunun uluslararası bir denetim mekanizmasına dönüşmesine mesafeli duruyor.
- Ticarileştirme ile Çelişki: İç politikada su hizmetlerinin özelleştirilmesi ve tam maliyetle fiyatlandırılması hedeflenirken, uluslararası alanda suyun bir insan hakkı olarak tanınması, devletin bu hizmeti ücretsiz veya sübvanse ederek sağlama yükümlülüğünü doğurabilir. Bu durum, neoliberal su politikalarıyla hukuki bir çelişki yaratma potansiyeli taşıyor.

Türkiye, daha sonraki yıllarda (örneğin 2013 ve 2016 kararlarında) konsensüsle kabul edilen metinlere katılarak “su hakkını” ilkesel olarak tanıdığını beyan etmiş olsa da, 2010 yılındaki çekimser oy, devletin suya bakışındaki güvenlikçi ve ekonomik öncelikleri net bir şekilde özetliyor.
Anayasal Düzlemde Temiz Suya Erişim
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda doğrudan “su hakkı” (right to water) ifadesi yer almıyor olsa da anayasa hukukçuları ve yüksek mahkeme kararları, bu hakkın diğer maddeler aracılığıyla güvence altına alındığını kabul ediyor.
- Madde 56 (Sağlık ve Çevre Hakkı): “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.” hükmü, suyun yaşamın temeli olması nedeniyle temiz suya erişimi de kapsar.
- Madde 168 (Doğal Servetler): “Doğal servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.” Bu madde, suyun özel mülkiyete konu olamayacağını, ancak devletin işletme hakkını devredebileceğini belirtir.
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 2020 yılında verdiği E.2020/10 sayılı karar, su yönetiminde devletin rolünü pekiştiren önemli bir içtihat oluşturdu. Mahkeme, Su Ürünleri Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle, DSİ’nin balık geçitleri gibi yapıların proje onayı ve kabulü işlemlerini özel kurumlara yaptırmasına imkân tanıyan düzenlemeyi iptal etti. AYM’nin bu tür denetim ve onay işlemlerinin “asli ve sürekli kamu hizmeti” niteliğinde olduğunu ve sadece kamu görevlileri (devlet) tarafından yürütülebileceğini vurgulaması, kararın su yönetiminin tamamen piyasaya terk edilemeyeceğinin anayasal teyidi niteliğinde.
Metropollerde Su Krizi Artarak Büyüyor
2024 ve 2025 yılları, Türkiye genelinde yağış rejimlerinin bozulduğu, kuraklığın mevsimsel bir anomali olmaktan çıkıp yapısal bir gerçeğe dönüştüğü yıllar oldu. 2026 yılı ocak ayı verileri, başkent Ankara ve İstanbul için durumun “alarm” seviyesinden “kriz” ve hatta “çöküş” aşamasına geçtiğini gösteriyor.
Ankara: Başkentte “Sıfır Günü” Riski ve Aktif Hacim Gerçeği
Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (ASKİ) 12 Ocak 2026 tarihli resmi verileri, başkentin su stokunun tükenme noktasına geldiğini, sistemin sadece teknik manevralarla ayakta tutulduğunu gözler önüne seriyor.
Tablo 1: Ankara Barajları Doluluk ve Su Bütçesi Analizi (12.01.2025 vs. 12.01.2026)
| Veri Kategorisi | 12 Ocak 2025 Durumu | 12 Ocak 2026 Durumu | Değişim Trendi |
| Toplam Doluluk Oranı | %29,07 | %12,55 | %56,8 Oransal Düşüş |
| Toplam Su Miktarı | – | 198.911.000 m³ | Kritik Seviye |
| Aktif Kullanılabilir Su | 271.926.000 m³ (%19,47) | 18.946.000 m³ (%1,36) | Sistem Çöküşü |
| Şehre Verilen Su (Günlük) | ~1.3 Milyon m³ | 1.464.409 m³ | Tüketim Artışı Devam Ediyor |
| Barajlara Gelen Su (Ocak) | 23.485.595 m³ | 11.101.154 m³ | %52 Azalma |
Bu tablodaki en çarpıcı ve korkutucu veri, “Aktif Kullanılabilir Su” miktarının sadece 18,9 milyon metreküp (%1,36) olması.
- Aktif Hacim Nedir? Barajlarda su alma yapılarının (pompaların) seviyesinin üzerinde kalan ve şehre verilebilen suyu ifade eder. Dipteki su (ölü hacim), tortulu ve pompalanması teknik olarak zor veya imkânsız sudur.
- Anlamı: Ankara’nın kâğıt üzerinde %12,55 suyu var görünse de, musluklardan akıtılabilecek su miktarı şehrin sadece 12-13 günlük ihtiyacını karşılayacak seviyede.
- Kesikköprü Yanılsaması: Baraj detaylarına bakıldığında, Kesikköprü Barajı’nın %100 dolu olduğu (95 milyon m³) görülse de Kızılırmak üzerindeki Kesik Köprü’nün sert ve sülfatlı suyunun arıtılması maliyetli ve zor. Şehrin ana kaynağı olan Çamlıdere Barajı ise %13,83 seviyesinde can çekişiyor. Bu durum, Ankara’nın kaliteli içme suyu rezervinin bittiğini, şehrin zorunlu olarak nehir suyuna (Kızılırmak) ve dip sularına mahkûm kaldığını gösteriyor.
- Gerede Sistemi: Ankara’yı kurtarması planlanan Gerede Tüneli’nden gelen suyun da kuraklık nedeniyle yetersiz kaldığı, barajlara gelen su miktarındaki %52’lik düşüşten anlaşılıyor.
İstanbul: Melen Bağımlılığı ve Su Güvenliği Kırılganlığı
İstanbul’da İSKİ verilerine göre, 12 Ocak 2026 tarihinde baraj doluluk oranları, son 10 yılın en düşük seviyesine, ortalama %22 seviyesinin altına indi.
İstanbul’un Kırılganlık Matriksi:
- Havza Dışı Bağımlılık: İstanbul, su ihtiyacının büyük bir kısmını il sınırları dışından, Sakarya’daki Melen Çayı ve Yeşilçay sisteminden karşılıyor. Şehri kendi coğrafyasının ötesindeki kuraklık risklerine açık hale getiren bu durum sonucunda örneğin Melen sisteminde yaşanacak bir teknik arıza veya o bölgedeki aşırı kuraklık, İstanbul’un susuz kalmasına yol açabilecek.
- Tüketim Baskısı: 16 milyonu aşan nüfusu ve yoğun sanayi üretimi ile günlük su tüketiminin 3 milyon metreküp seviyelerine yaklaştığı İstanbul’da %22’lik doluluk, yaklaşık 190-200 milyon m³ suya tekabül ediyor ki bu da hiç yağış olmaması durumunda şehrin 2-2,5 aylık suyu kaldığı anlamına geliyor.
- Kuzey Ormanları Tahribatı: Köprü ve Havalimanı projeleriyle Kuzey Ormanları’nın tahrip edilmesi, İstanbul’un kendi su havzalarının (Terkos, Sazlıdere) yağış toplama kapasitesini ve ekosistem bütünlüğünü bozdu.
Plansız Tarım, Çarpık Kentleşme Suyu Emiyor!
Su krizini sadece “yağmur yağmadı” diyerek iklim değişikliğine bağlamak en azından konuyu “eksik analiz etmek” anlamına geliyor zira krizin asıl nedeni, son derece açık biçimde mevcut suyun kötü yönetimi, kirletilmesi ve verimsiz kullanımı.

Tarımsal Sulama: Vahşi Sulama ve Ürün Deseni Hataları
Türkiye, su kaynaklarının yaklaşık %74-77’sini tarımsal sulamada kullanıyor. Bu sektördeki en küçük bir verimlilik artışı veya kayıp, kentsel su arzını katbekat etkileme potansiyeline sahip.
- Vahşi (Salma) Sulama Sorunu: Akademik araştırmalar ve Tarım Bakanlığı verileri, çiftçilerin hala önemli bir kısmının vahşi sulama yöntemlerini kullandığını gösteriyor. Özellikle Güneydoğu Anadolu (Şanlıurfa) gibi buharlaşmanın çok yüksek olduğu bölgelerde, tarlaların %57 oranında salma sulama ile sulanması, suyun bitkiye ulaşmadan buharlaşmasına veya drenaj kanallarına akıp gitmesine neden oluyor.
- Ürün Deseni Çarpıklığı: Konya Kapalı Havzası gibi yeraltı sularının alarm verdiği bölgelerde, çok su tüketen mısır (%20 paya sahip), şeker pancarı ve pamuk gibi ürünlerin ekimine devam ediliyor. Devletin teşvik politikaları, su varlığına göre değil, piyasa fiyatlarına göre şekillendiği için çiftçi suyu en çok tüketen ürüne yöneliyor. Bu durum, binlerce yıllık yeraltı suyu rezervlerinin (akiferlerin) birkaç on yılda tüketilmesine ve devasa obrukların oluşmasına yol açıyor.
Su Tüketimi Artıyor Ama Tarımsal Üretim Düşüyor
Türkiye’de Tarımsal Üretim Eğilimi (Son Yıllar)
📌 Bitkisel üretimde 2024-2025’te azalma var
TÜİK’in 30 Aralık 2025 bültenine göre:
Tahıl ve bitkisel ürün üretimi yaklaşık 68 milyon ton olarak gerçekleşti (yaklaşık %9 düşüş)
Sebze üretimi 33.3 milyon ton (yaklaşık %0.9 düşüş)
Meyve ve diğer bitkiler 19.6 milyon ton (yaklaşık %30.4 düşüş)
Bu da tarımsal üretimde son dönemde özellikle meyve-sebze ve tahıl ürünlerinde aşağı yönlü bir trend olduğunu gösteriyor (2023’e göre üretimde belirgin düşüşler).
📌 Tarımsal üretimde uzun vadeli ve detaylı seri yok ama OECD raporları 2013-2022 arasında toplam üretimin yıllık yaklaşık %3 artışla büyüdüğünü söylüyor — bu artışın büyük bölümü verimlilik artışına ve daha fazla sulanan araziye bağlı.
📌 Tarımsal su kullanımı yüksek ve ağırlığını koruyor
Verilere göre:
- Tarımsal sulama su kullanımının toplam içindeki payı yaklaşık %70–77 aralığında (DSİ ve sektörel analizler).
- Örnek: 2024 verisine göre Türkiye’de sulama için kullanılan su 48.7 milyar m³, toplam su kullanımı ise ≈68.5 milyar m³ idi.
- 2016’dan 2023’e OECD/Fanack gibi kaynaklara göre sulama suyu miktarı yıllar içinde belirgin artış göstermiş olabilir: 2016’da yaklaşık 40 milyar m³ iken 2023 tahminlerde 72 milyar m³’e çıkıyor (toplam su talebi de artıyor).
🔹 Bu da tarımın su talebinin hem mutlak hacim hem de pay olarak yüksek olduğunu açıkça gösteriyor.
Somut bir sayısal seri olmadığından doğrudan eksenli grafik çizemiyoruz, ama okuyucumuza fikir oluşturacak bir trend karşılaştırması yapabiliriz:
🧩 Çıkan genel resim
- Tarımsal üretimin toplamda uzun vadede artış eğilimli, ancak son dönemde belirli ürünlerde düşüşler görülen bir sektör olduğunu söyleyebiliriz.
- Su kullanımı ise hem mutlak hacim hem de tarımın payı olarak yüksek seviyelerde — total su kullanımının çoğunu tarımsal sulama oluşturuyor (yaklaşık %70+).
- İklim değişikliği ve kuraklık koşulları ile su stresinin artması nedeniyle suyun tarımda artan baskısıyla üretimin sürdürülmesi giderek zorlaşıyor.
🔹 Bitkisel Üretim (TÜİK)
2002’den 2024’e toplam bitkisel üretim verisi: 2002’de ~98.1 milyon ton iken, 2023’te ~138.6 milyon tona yükselmiş, 2024’te hafif bir düşüşle ~136.8 milyon ton olmuş. 2025 bitkisel üretimi ise TÜİK’in son verisine göre ~121 milyon ton olarak gerçekleşmiş (özellikle tahıl, sebze ve meyve gruplarında düşüşler mevcut).
🔹 Su Kullanımı / Freshwater Withdrawals
Türkiye’nin yıllık toplam freshwater withdrawals (yani toplam çekilen su) göstergesi FAO AQUASTAT verilerine göre 1992–2017 arasında artış eğiliminde oldu:
1992: ~13.9 bcm
2002: ~17.6 bcm
2012: ~22.3 bcm
2017: ~26.4 bcm
Bu rakamlar DSİ ve Su Verimliliği verileriyle birlikte değerlendirildiğinde, ülke ortalama toplam su çekiminin 2020’lerde ~57–58 milyar m³ civarında olduğu kabul ediliyor. Bu büyük fark, hesaplamalara yeraltı suyu çekimleri, DSİ raporları ve su yönetimi raporlarının farklı kapsamları nedeniyle oluşuyor ama bize net bir sipariş çizgisi sunuyor.
🔹 Tarımsal Su Payı
DSİ ve Su Verimliliği kaynaklarına göre, Türkiye’de toplam su kullanımının yaklaşık %77’si tarımsal sulamada gerçekleşiyor. Bu oran 2023–2025 dönemi için geçerlidir.
Trend Değerlendirmesi
1) Bitkisel üretim uzun senelerde artış eğilimli
2002’den 2023’e üretim yaklaşık %40’ın üzerinde büyüdü.
2) Su kullanımı da arttı
1992–2017 arasında toplam freshwater withdrawals neredeyse iki katına çıktı.
2020’lerde toplam çekim tahmini ~57–58 milyar m³ seviyesinde.
3) Tarımsal su kullanımı toplam çekimin çoğunluğunu oluşturuyor
Yaklaşık %77 pay (Hz. 3/4’ü) tarıma gidiyor.
Endüstriyel Kirlilik: Ergene Havzası Örneği
Su kıtlığının bir diğer boyutu, mevcut su rezervlerimizin kirlilik nedeniyle artık neredeyse kullanılamaz hale gelmesi. Gözden kaçmaması gereken çok kritik bir konu var: “Fiziksel kıtlık” kadar “ekonomik kıtlık” (suyu arıtacak teknolojinin pahalılığı) ve “kalite kıtlığı” da önemli.
Trakya bölgesindeki Ergene Nehri, bu durumun en trajik örneklerinden birini oluşturuyor. Bölgedeki tekstil, deri ve kimya sanayisinin atıkları, yıllardır yeterince arıtılmadan nehre deşarj ediliyor. 2025 yılı verilerine göre, Bakanlık havzada 1.152 denetim yapmış, 21 tesisi kapatmış ve 106 milyon TL ceza kesmişse de nehrin suyu hala “4. sınıf su” (çok kirlenmiş su) kategorisinde ve tarımsal sulamada dahi kullanılması tehlikeli. Ergene’nin zehirli suyu, suladığı tarlalardaki pirinç ve ayçiçeğine ağır metaller bırakarak gıda güvenliğini de tehdit ediyor.
İklim Değişikliği ve Kentleşme Baskısı
İklim değişikliğinin Türkiye’de yağışların rejimini değiştirdiği de göz ardı edilemez bir gerçek. Artık yağışlar “düzenli ve emilebilir” değil, “ani, şiddetli ve sel yapan” karakterde. Bu yeni gerçeklik, şehirlerdeki kötü yapılaşma ve alt yapı ile bir araya geldiğinde hem yeraltı su kaynaklarının beslenmesini engelliyor hem de büyük felaketlerin ardı ardına yaşanmasına yol açıyor.
- Beton Etkisi: Metropollerdeki aşırı betonlaşma, toprağın geçirgenliğini yok etti. Şehre düşen yağmur, toprağa sızıp yeraltı sularını beslemek yerine, asfalt üzerinden akarak kanalizasyon sistemine karışıyor ve kirlenerek denize dökülüyor. Bu durum, şehirlerin “sünger” özelliğini kaybetmesine neden oldu.
- Buharlaşma: Artan sıcaklıklar, baraj göllerindeki buharlaşmayı artırıyor. Örneğin Ankara’daki barajların geniş yüzey alanları, yaz aylarında ciddi su kayıplarına yol açıyor.
STK’lar: Su Ticari Meta Değil Kamusal Varlıktır!
Mevcut karanlık tabloyu tersine çevirmek mümkün elbette. Ancak bu sadece yeni barajlar yaparak değil, su yönetim anlayışını kökten değiştirerek, “Arz Yönetimi”nden (sürekli yeni kaynak bulmak), “Talep Yönetimi”ne (mevcut suyu verimli kullanmak) geçerek sağlanabilir.
Hukuki Reform ve Bütüncül Su Kanunu
TEMA Vakfı ve uzmanların önerdiği Su Kanununun ivedilikle yasalaşması artık bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor. Uzmanlara göre:
- Suyun yönetimi, parçalı yapıdan (DSİ, Bakanlıklar, Belediyeler) kurtarılıp, havza bazlı tek bir otoritede toplamalı.
- Yeraltı suyu kullanımı (kaçak kuyuları) sıkı bir denetime alınmalı ve sayaç zorunluluğu getirilmeli.
- Suyun “ticari meta” değil, “kamusal varlık” olduğu tescil edilmeli ve ekolojik akış (can suyu) miktarı bilimsel verilere göre belirlenmeli.
Alternatif Su Kaynakları: Yağmur Suyu ve Gri Su
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yaptığı yönetmelik değişikliğiyle 1 Ocak 2026 tarihinden itibaren yağmur suyu hasadı zorunlu hale geldi. Uzmanlar bu adımı olumlu bulmakla birlikte kapsamının genişletilmesi gerektiğine işaret ediyorlar:
- Mevcut Kural:000 m²’den büyük parseller ve 1.000 m²’den büyük çatı alanına sahip yeni binalarda yağmur suyu toplama sistemi zorunludur.
- Genişleme Önerisi: Bu zorunluluk, kentsel dönüşüme giren tüm binaları kapsamalıdır. Ayrıca mevcut kamu binaları, okullar ve AVM’ler için 5 yıllık bir geçiş planı hazırlanarak sisteme entegre edilmelidir.
- Gri Su: Lavabo ve duşlardan gelen az kirli suların (gri su) arıtılarak tuvalet rezervuarlarında ve bahçe sulamada kullanılması, evsel su tüketimini %40-50 oranında azaltabilir. Bu sistemler için vergi indirimi ve hibe destekleri sağlanmalıdır.
Atıksu Geri Kazanımı ve Döngüsel Ekonomi
Dünyada “kullan-at” su dönemi bitmesine rağmen Türkiye, arıtılmış atıksuları denize deşarj etmeye devam ediyor. Oysa atıksuların “yeni su kaynağı” olarak kullanıma kazandırılması için gerekli önlemler bir an önce alınmalı. Bu konuda başarılı örnekler de var:
- Paşaköy Modeli: İstanbul’daki Paşaköy İleri Biyolojik Arıtma Tesisi, arıtılan suyun bir kısmını (yılda ~26 milyon m³) Tuzla’daki sanayi bölgelerinde ve yeşil alan sulamasında kullanarak başarılı bir örnek oluşturuyor.
- Hedef: Bu model yaygınlaştırılmalı, özellikle sanayi tesislerinin soğutma ve proses suyu ihtiyacının %100’ü geri kazanılmış atıksulardan karşılanmalı. Bunun yanında sanayi bölgelerine “kendi suyunu arıtıp tekrar kullanma” (Sıfır Deşarj) zorunluluğu getirilmelidir.
Türkiye, su zengini olduğu yanılsamasından su fakiri ülkeler ligine doğru koşar adım gittiğini artık fark etmek zorunda. Ankara’da kısır tartışmalara indirgenen su krizinin, aslında ülke genelinde büyük bir yönetim zafiyetinin sonuçlarından biri olduğu gerçeğiyle yüzleşmemizi zorunlu kılıyor. Gelinen sonuç açık ve net biçimde bugüne kadar uygulanan, doğaya hükmetmeye çalışan, suyu sadece bir enerji ve ticaret metası olarak gören politikaların sürdürülemez hale geldiğini ortaya koyuyor.
Türkiye bir an önce suyu bir insan hakkı ve ekolojik bir varlık olarak tanıyan, havza bazlı ve katılımcı bir yönetim modeline geçmek zorunda. Yağmur suyu hasadı, atıksu geri kazanımı, tarımda modern sulama ve kayıp-kaçak oranlarının düşürülmesi gibi “Talep Yönetimi” stratejileri, sadece politik bir tercih değil aynı zamanda bir ulusal güvenlik zorunluluğu, son dönemlerin revaçta söylemiyle “beka sorunudur”.
Günlük politik çekişmelerin dışına çıkıp, stratejik bir devlet aklının devreye sokulmaması halinde Türkiye’yi bekleyen gelecek; kurumuş nehirler, obruklarla dolu ovalar ve susuzluk nedeniyle göç veren metropoller olacak.
MERAKLISINA:







