Türkiye’de foto muhabirliği dendiğinde kuşkusuz akla ilk gelen isimlerin başında Ali Öz var. 45 yıllık meslek yaşamı boyunca kamerasıyla Türkiye yakın tarihinin görsel vakanüvisliğini yapan bir muhabir Ali Öz. Batur Fatih İlhan, Ali Öz ile kitabı “Tarlabaşı – Kayıp Şehir”in 10 yıl sonra yeniden basılma öyküsünden dansın estetik dünyasına, yapay zeka çağında “görsel bütünlük” ilkesine kadar geniş bir yelpazede konuştu.

“Fotoğraf Benim İçin Estetikten Önce Vicdandı!”
Türkiye fotoğraf tarihinin kilometre taşlarından biri olan Ali Öz, yarım asra dayanan kariyeriyle “görsel hafızanın namusu” olma sorumluluğunu taşıyan efsanevi bir foto muhabiri. Savaş alanlarından toplumsal hareketlere, tarihin tanıklığını yapan kareleriyle belleklere kazınan Öz, İstanbul’un Tarlabaşı semtinin dönüşümünü belgeleyen “Tarlabaşı: Kayıp Şehir” kitabının 10 yıllık bir aradan sonra yeniden basılacağını duyurdu.
Söyleşiye “Fotoğraf benim için her zaman estetikten önce vicdandı; haberden önce tanıklıktı. Bu anlayış, konu ne olursa olsun değişmez.” sözleriyle başlayan Ali Öz, sorularımızı 45 yıllık meslek hayatının birikimi üzerinden yanıtladı.
“Fotoğraf benim için her zaman estetikten önce vicdandı; haberden önce tanıklıktı.”
‘Ayıp Şehir’den ‘Kayıp Şehir’e: Bir İsim Değişikliğinin Hikâyesi
İlk baskısı tükenen “Tarlabaşı – Kayıp Şehir” belgesel fotoğraf kitabı, 10 yıllık bir aranın ardından yeniden okurla buluşuyor. Ancak kitabın adı da tesadüfen değişmedi. Ali Öz, eserin isminin neden “Ayıp Şehir”den “Kayıp Şehir”e evrildiğini şöyle açıklıyor: O dönem Gezi dönemiydi ve “Tarlabaşı Ayıp Şehir” kitabı ile kapaktaki horoz, karşı çıkma, itiraz ve diklenme kültürünü anlatıyordu. Ali Öz’ün ifadesiyle “sonra o horozu kestiler”, tıpkı bugünkü Türkiye’de olduğu gibi karşı çıkan, itiraz eden herkesi cezaevine koydular. Bugün özgürlüğün bittiği, itiraz kültürünün rafa kaldırıldığı bir Türkiye yaşandığını belirten Öz, bu nedenle kapağı değiştirdiklerini söylüyor. Kendisi “ayıp” sözcüğünü çok sevmiş olsa da, o dönemde kentsel dönüşüm adı altında insanların malına çökülmesi üzerine kitaba “Kayıp Şehir” adını koyduklarını anlatıyor.

Kentsel dönüşüm öncesi ve sırasında Tarlabaşı’nı fotoğraflarla belgeleyen kitap, ikinci baskısını yaptı. İskenderiye Kütüphanesi arşivinde de yer alan kitabın satışa sunulacak 500 nüshasından elde edilecek gelir, yeni sanat projelerine aktarılacak. Tarlabaşı sokaklarında sürdürülen 10 yıllık çalışmanın ürünü olan kitap, MAST Enerji Teknoloji A.Ş.’nin desteğiyle yeniden basıldı. İstanbul’un yakın tarihine ve kentsel dönüşüm sürecine ilişkin bir arşiv niteliği taşıyan eserin yeni baskısı için, Bilnet Matbaası’ndan Okan Ulusan, tasarımcı Cenk Erdoğan ve yayıncı-fotoğrafçı Cem Kıvırcık’ın huzurunda imzalar atıldı.
Savaş Alanından Dans Sahnesine: “Belirleyici An” Nasıl Değişti?
Haber fotoğrafçılığındaki “belirleyici an” içgüdüsü, sürekli akış halindeki dansta nasıl bir karşılık buluyor? sorusuna Ali Öz, haber fotoğrafçılığında belirleyici anın bir olayın özeti niteliğindeki o tek kare olduğunu, dansta ise hareketin kendisinin bir bütün olduğunu söyleyerek yanıt veriyor. Bu yüzden tek bir mükemmel anın peşinden koşmak yerine, hareketin ruhunu ve enerjisini yansıtan kareler yakalamaya çalıştığını belirtiyor. Bu, hareketin başlangıcını, doruk noktasını ve bitişini içeren bir akışı fotoğraflamak anlamına geliyor. Dansın doğasına uygun olarak “tek an” fikrinden bilinçli olarak uzaklaşıp hareketin bütünsel hafızasını kaydettiğini ifade ediyor.

“Amacım, Dans Dilini Fotoğrafa Tercüme Etmek.”
İBB Kültür AŞ’ye bağlı kamusal sergi alanı Taksim Sanat’ta 12 Kasım-21 Aralık 2025 tarihleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilen, günde 1000 ziyaretçi ağırlayan ve 5 sergi defteri dolduran, dansın zarafetini ve fotoğrafın anlatım gücünü bir araya getiren Ali Öz’ün “Fotoğrafın Dansı, Dansın Fotoğrafı” adlı sergisinden hareketle sorduğumuz, dansa katılıp katılmadığı sorusuna verdiği yanıt dikkat çekici. Deklanşöre basan kendisinin dansa katılmadığını, ancak dansın enerjisinin vizöründe kendi koreografisini yarattığını söylüyor:
“Deklanşöre basan Ali Öz dansa katılmıyor; ancak dansın enerjisi, vizörümün içinde kendi koreografisini yaratıyor.”
Rolünün o enerjiyi en doğru ve saygılı şekilde yakalamak olduğunu belirten Öz, bir gözlemci olduğunu, ama dansın ritmine ve duygusuna o kadar entegre olduğunu ki adeta performansın görünmeyen bir parçası haline geldiğini anlatıyor. Amacının, dansçının hareketini kesintiye uğratmadan onun dilini fotoğrafa tercüme etmek olduğunu vurguluyor.

Bir Dansçının Bedeni: Emeğin, Disiplinin ve Direnişin Belgesi
Dansçının gerilmiş kası, havada uçuşan tülü veya yere vuran topuğunun estetiğin ötesinde neyi belgelediği sorusuna Ali Öz, kendisi için bir dansçının her hareketinin bir emeğin, disiplinin ve ifade özgürlüğünün ürünü olduğunu söylüyor. Gerilmiş bir kasın saatlerce süren çalışmanın bedeli olduğunu, havada uçuşan bir tülün kırılganlıkla gücün birleşimini, yere vuran bir topuğun ise dansçının sahneye ve ana hükmettiğinin bir işareti olduğunu belirtiyor. Bir maden ocağındaki işçinin yüzündeki ifadenin bir direnişi belgelemesi gibi, dansçının bedeninin de kendi tarihini, özgürlük arayışını ve duygu dünyasını belgelediğini söylüyor. Kendisine göre beden, burada bir belgedir.
Işık ve Gölge: “Sahnenin İki Ayrı Dansçısı”
Işık ve gölgeyle kurduğu dramatik ilişkinin dansçının bedenle ifade edemediği hangi duyguları anlattığını sorduğumuzda, Ali Öz ışığın fotoğrafın temel malzemesi olduğunu, sahnede ışığın dansçının hareketini biçimlendirirken aynı zamanda onun iç dünyasına da ışık tuttuğunu söylüyor. Gölgelerin dansçının duygusal derinliğini, kırılganlığını veya gizemini vurguladığını, bazen dansçının bedeninin söyleyemediği şeyleri gölgelerin fısıldadığını belirtiyor.
“Işıktakiler kadar, gölgede kalanlar da önemlidir. Hatta çoğu zaman görünmeyen, görünenden daha çok şey anlatır.”
Kendisi için ışık ve gölgenin sahnenin iki ayrı dansçısı gibi olduğunu söyleyerek bu bölümü noktalıyor.
Savaştan Sahneye: Gerçeklik Algısı Nasıl Değişti?
Savaş ve toplumsal olayların somut gerçekliğinden dansın estetik dünyasına geçişin, gerçeklik algısını nasıl dönüştürdüğü sorusuna Ali Öz, savaş, darbe, göç ve yıkımın ortasında fotoğraf makinesinin kendisi için hayatı ve insanı savunan bir araç olduğunu söylüyor. O sahnelerde gerçekliğin acının ve adaletsizliğin çıplaklığı olduğunu, dansın ise insan bedeninin estetik ve duygusal ifadesinin doruk noktası olan farklı bir gerçeklik sunduğunu belirtiyor. Her iki alanda da aradığı şeyin aynı olduğunu söylüyor: yalansız, dolansız, doğrudan bir anlatım dili. Savaşta yıkımı, sahnede özgürlüğü ve disiplini belgelediğini, kendisi için gerçekliğin sadece olayın kendisi değil, o anın içindeki insani duygunun ta kendisi olduğunu ifade ediyor.
Mahremiyete Saygı: Güven Köprüsü Nasıl Kurulur?
Dansçının mahrem anına saygıyla yaklaşmak için nasıl bir güven köprüsü kurduğu sorusuna, bir dansçının performansının doruk noktasındaki trans hâline saygı duymanın en önemli prensibi olduğunu söylüyor. Bu anı “çalmak” değil belgelemek için dansçıyla sessiz bir iletişim kurduğunu, onların hareketlerini ve enerjilerini uzun süre izleyerek doğal akışın bir parçası olmaya çalıştığını anlatıyor. Müdahaleci olmamanın, kişisel alana çok fazla girmeden doğru açıyı ve anı yakalamanın esas olduğunu, nerede duracağını ve ne zaman deklanşöre basacağını dansın ritmine ve dansçının rahatlığına göre belirlediğini söylüyor.
Yapay Zekâ Çağında “Görsel Bütünlük” Nasıl Korunur?
Dijital müdahale ve yapay zekâ çağında “görsel bütünlük” ilkesinin nasıl korunabileceği sorusuna Ali Öz, görsel bütünlüğün fotoğrafın olay anındaki gerçekliğine sadık kalması olduğunu söylüyor. Günümüzde görüntülerin kolayca manipüle edilebildiğini ve bunun fotoğrafçılığın temelindeki güvenilirliği tehdit ettiğini belirtiyor.
“Yapay zekâ bir kurgu aracı olabilir ama belgesel fotoğrafçılığının özü, kurgu değil, tanıklıktır.”
An ve gerçek peşinde koşan bir fotoğrafçı olarak bu yeni teknolojilere rağmen ilkesinin değişmediğini söyleyen Öz, görsel bütünlüğü korumanın fotoğrafçının etik sorumluluğu olduğunu, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin bu sorumluluğun değişmeyeceğini vurguluyor.
Kinetik Enerjiyi Durağan Bir Karede Hapsetmek
Durağan bir karede hareketin kinetik enerjisini nasıl yakaladığı sorusuna, bunun hem teknik bilgi hem de dansçıyla kurulan empatik bir bağın sonucu olduğunu söylüyor. Doğru enstantane hızı, diyafram ve ışık ayarlarının hareketi dondurmak veya akıcılığını vurgulamak için kritik olduğunu, ancak asıl önemli olanın dansçının ruh hâlini ve hareketin dinamiklerini sezmek olduğunu belirtiyor. Onun bir sonraki adımını, sıçrayışının doruk noktasını önceden hissedebilmek gerektiğini söyleyen Öz, bu empatik bağın tekniğin ötesine geçerek karenin içinde hareketin enerjisini hapsetmesini sağladığını anlatıyor.

Makine Bir Silah Mı, Fırça Mı, Yoksa Vicdan Mı?
Söyleşinin son sorusu, mesleğe yeni başlayan gençlere elindeki makinenin bir silah mı, fırça mı yoksa vicdan mı olduğunu nasıl açıkladığına dairdi. Ali Öz, 1980 yılının o karanlık sabahında arkadaşlarına “Bu silah öldürmüyor; insanı ve hayatı savunmak için kullanılıyor.” dediğini, bugün de aynı şeyi söylediğini belirtiyor. Makinenin bir araç olduğunu, onu nasıl kullandığının ve amacının belirleyici olduğunu söylüyor. Bir fırça gibi estetik kaygılarla da kullanılabileceğini, bir silah gibi saldırı veya savunma için de kullanılabileceğini, ama kendisi için her zaman bir vicdan olduğunu ifade ediyor.
“Objektifimi hep insana, haksızlığa uğrayanlara, ezilenlere çevirdim. Fotoğraf bir tokat gibi olmalı; insanı düşündürmeli, rahatsız etmeli ve harekete geçirmeli.”
Genç meslektaşlarına tavsiyesinin, makinelerini bir vicdan aracı olarak görmeleri ve her zaman insanın hikâyesine sadık kalmaları olduğunu söyleyen Ali Öz, sözlerini şu çarpıcı cümleyle noktalıyor: “Unutmayın, fotoğraf makinesi sadece bir cihaz değil, yaşadığınız döneme tanıklık ettiğiniz bir dildir aynı zamanda…”



